Bugün - 17 Şubat 2020 Pazartesi
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 11°°C
Yazar Detayları

Veyis Yeğin

Veyis Yeğin - Kendi geleneğini oluşturamadan müziğe yabancılaşan korolarımız…

Kendi geleneğini oluşturamadan müziğe yabancılaşan korolarımız…
Yazı Tarihi: 8 Şubat 2020 Cumartesi

Bir konserin düşündürdükleri...

Son gittiğim konserlerden biri rahmetli Nursal Ünsal Birtek’in yönettiği bir amatör koro konseriydi. En az on beş yıl gibi bir süre geçmiştir bu konser gecesinin üzerinden. Sonra birkaç konser daha izleyip bu konserlere gitmeye tövbe etmiştim. Öldüren konserler adını vermiştim bunlara. Kültür parktaki İsmet İnönü Kültür Merkezinde gerçekleşen bu konser gecesinden birkaç anı kazınmıştı hafızama.

Nursal Hanım yönettiği çalgı grubu ile bir saz eseri çalmak üzere kemanını istedi. Gelen kemanın akordu sahnedeki çalgıların akordundan farklı idi. Nursal Hanım doğal olarak müzisyen arkadaşlarından karar sesini duymak istedi, gelen sesten sonra izleyicilerle birkaç dakika süren bir diyaloğa girdi, koro hakkında bir takım bilgiler verdi, derken kemanını akortlayıp harika bir taksim yaptı, arkasından saz eseri seslendirildi. Karar sesini dinledikten sonra izleyicilerle diyaloğa girmesi beni şaşırtmıştı, acaba bunu planlı mı yapmıştı (?). İzleyicilerle yaptığı konuşmadan sonra kusursuz bir akort yapmıştı çünkü. Her neyse neydi. Sahnede kemanıyla, bu iri gövdeli kadın, kendine duyduğu yüksek özgüvenle daha da devleşiyordu. Nazik ve bir o kadar mağrur bilek, dirsek hareketleriyle teller üzerinde gezdirdiği arşesiyle kemanına haşince hükmediyor adeta kıvılcımlar çaktırıyordu. Kusursuz perdelere dönüştürdüğü notaları salonun dört bir yanına savuruyordu. Sempatik mimikleri ve iri endamıyla oluşturduğu nüanslarını müzisyen arkadaşlarına iletiyor, tüm telli, üflemeli ve vurmalı çalgılar sanki bu dev gövdede vücut bularak dile geliyordu.

Sekiz buçukta başlayan konser, tarihin değişip ertesi güne geçtiğimizde hâlâ  devam ediyordu. Yorgunluktan isyan eden sırt ve bacak kaslarımızı biraz rahatlatabilmek için vücut ağırlığımızı bir sağ, bir sol yanımıza devirerek sabırla, sabırsızlıkla konserin bitmesini beklerken Nursal Hanım, mikrofonu alarak 2-3 şarkı da kendisi okuyuvermişti. Nihayet konserin bittiğini sanmıştık ki sıra bir ergene gelmişti. Sunucunun methiyeleri eşliğinde mikrofonun önüne koşar adım gelen bir kız çocuğu; yeni günün zifiri telaşı içerisinde, yine koşar adım okudu şarkısını. Çünkü bizim gibi sâzendeler de artık konserin bitmesini ve yüzer liralık levonlarını alıp bir an önce evlerinin yolunu tutmak istiyorlardı. Belli ki genç kız tembihlenmişti, kendisine “coşkuyu zirveye çıkart, yık ortalığı, dağıt geç” gibi bir şeyler söylenmişti. Müzisyenlerin telaşı yüzünden, zavallıcık 96 gibi bir metronom vuruşuyla okuması gereken şarkısını 120 vuruş hızıyla okumak zorunda kalınca, mikrofonda yara bezi yırtar gibi bağırarak bitirivermişti şarkısını.

Boşuna öldüren konserler demiyorum bu konserlere, sonuna kadar hak ediyorlar bu nitelemeyi. Yalnız Nursal Hanımın konserleri mi böyleydi (?),  genellikle tüm amotör koro konserlerinde hatta bizim Cemiyeti Ahkam Musıkî Mekteplerinde de hemen aynı keşmekeşler yaşanır gider yıllardır. Cemiyeti Ahkam Musıkî Okullarımızda teammüldür, idarecilik makamına gelenlerin ilk işleri hemen kendilerine bir koro ya da müzik grubu oluşturmaktır. Bütün konserler âdeta Rektör veya kendilerini gösterecekleri kişiler için hazırlanır, Rektör gecikmişse konserler bir türlü başlamaz, tâ ki Rektör gelip yerini alınca hummalı bir faaliyet başlar. Nasıl tövbelemez insan bu konserlere gitmeyi?

Öğrencilik yıllarında bir grup arkadaşla birlikte yıllarca senfoni konserlerine gittik. O yıllarda Taksim meydanındaki Atatürk Kültür Merkezi’nde İstanbul Senfoni Orkestrası’nın Cuma akşamları verdiği konserlerin müdavimiydik. Aynı konserler ertesi gün yanılmıyorsam saat 10 ya da 11’de tekrar verilirdi. Böylece cuma konserini kaçıranlar, ertesi gün onu izleme şansını yakalardı. Protokole kim davetli olursa olsun, ister gelsin ister gelmesin, konserler tam zamanında başlardı. Yorumlar çok beğenilmişse konserler en fazla 1-2 bis eseri kadar uzardı ve ister akşam ister sabah, bu konserlerin bir saatlik süreyi aştığına hiç rastlamadım. Biletinizi alıp fuayeye geçersiniz, salon girişinde konser hakkında bilmek isteyeceğiniz şeylerin yazılı olduğu program vardır. Bu nedenle kimsenin bir takım bilgileri ulu orta, uzun uzadiye anlatmasına gerek kalmaz. Repertuvarın durumuna göre 45-50 dakika nefis bir müzik ziyafetine katılır ve salondan çıkıp olağan yaşantınıza devam edersiniz.

Bir konser süresi ne kadar olmalıdır(?).  Doğal olarak bu süre müzik türü  ile konser yeri, ortamı ve veriliş amacına göre değişiklik gösterir. Benzer soruyu gazeteci yazar Ali Eyüboğlu da sormuş, “Maalesef bizde net bir yanıtı yoktur bu sorunun” diyerek yazısının devamında bu sorunun kesin yanıtını artık mahkemenin vereceğini yazmaktadır. Eyüboğlu’nun aktardığına göre Eskişehir’de Tepebaşı Belediyesi, konserine geç başlayıp, erken bitiren Hadise’ye dava açmış. Ahmet San’a göre “yurt dışında konser süreleri 75 dakikadır. Rock sanatçıları ve bazı özel isimlerde bu süreler 90 hatta 120 dakikayı bulabilmektedir”. Dünya ölçeğinde pop ve rock şarkıcılarının ortak görüşü de 90-120 dakikadır.

THM-TSM Konserlerimiz, şeflerince âdeta yılın sanat olayıymış gibi tanıtılır, afişler programlar bastırlır; buraya kadar iyi-güzel ancak bir de sunucu tutulur. Öyle sanıyoruz ki şeflerimiz şu biçimde düşünüyorlar: “Biz burada yılın olayını hazırlıyoruz(!), programları da bastırdık ama bu düşük zekalı seyirci sürüsü bunlardan pek bir şey anlamaz, onlara bu nâdide olayı bir güzel de anlatmak gerekir”. Ve yine koro hangi kurum ya da mülki amirin yetki veya sorumluluk alanında oluşturulmuşsa o zât-ı muhterem teşrif etmeden konsere başlamak büyük ayıp ve saygısızlık telakkî edilir. Çünkü bu zâtın dışındakiler zaten kuru kalabalıktır, onlara saygı göstermeye de gerek yoktur. Son zamanlarda konser sunuculuğu âdeta meslek haline geldi. Özel olarak hazırlanan ve şiirmiş gibi okunan metinler, şiirler, söylenecek şarkı veya türkü güftelerinin baştan sona okunması, protokoldekilere ve şeflere düzülen methiyeler v.s. Neredeyse bir konser süresi kadar yer tutan lubiyatçılık, teşrifatçılık ve türlü şarlatanlıklar konserlerin içinde birer şov biçiminde cereyan eder. Bazan da programlarda olmadığı halde sunucu veya şeflerin mikrofonları alıp söylemeleri veya çalmaları ve sonucunda bir gün önce başlayıp, ertesi gün biten konserler çıkıyor ortaya. İyi örnekler de yok değildir ancak genelde THM ve TSM koro konserleri kötü birer takdim ve müziğe yabancılaşmadan başka bir şey değildir. Çünkü müzik bu denli hafife alınacak kadar sıradan bir sanat olayı değildir. Daha yerinde bir ifadeyle müzik bu denli basitleşirse sanat olmaktan çıkar ve var oluş nedenine yabancılaşmaya başlar. Müziğin geniş sosyal kesimlerde taraftar bulup kitleselleşmesi elbetteki küçümsenmemeli tam tersine teşvik edilmelidir. Bu nedenle amatör korolar tüm kötü örneklerine rağmen hoş görülebilir ancak bütün çalışma hayatlarını devlet korolarında geçirdikleri halde mikrofon karşısına geçtiklerinde heyecanlanıp ne edeceğini bilemeyen müzisyen ve okuyucularımıza ne demeli(?).

Müzik, doğadaki seslerin bilinçli ustalıkla düzenlenerek sanata dönüştürülmüş halidir. Bilinç ve ustalık ise doğal yeteneklerin üzerine ancak disiplinli, sabırlı birikimlerle bina edilebilir. Buradan da anlaşılacağı üzere müzik, ciddi bir emektarlıkla yapılabilir. Yani öyle sanıldığı veya yüzyıllardır betimlenen ne idiğü belli olmayan, ruhdan, kalpten, ordan-burdan gelip kulağa üfleyen ilham perileriyle yapılmaz. Bazı müzik yazarları, müziğin tarihsel gelişimini masalımsı hülyalar içerisinde kesintisiz, hiç durmadan ard arda basitten sanata belli bir bütünlük içerisinde sanat müziğine ve zamanımıza evrildiğini anlatıyorlar. Faruk Yener, bazı ilkel toplumların müziğini örnek göstererek bu eğilimlere karşı çıkar. Yener, Afrika da Pigmelerin son derece ilkel ve kapalı kültürlerine karşın oldukça karışık bir müzik tekniği geliştirdiklerine vurgu yaparak bu basmakalıpçı anlayışı eleştirmektedir. Üstelik Pigmeler, rektör ya da protokol zevatına şov yapmayı akıllarının ucundan bile geçirmezler, müziği ihtiyaç duyduklarında yaparlar. Müziğin stabilize dikensiz gül bahçelerinde başlayıp geliştiğini söyleyemeyeceğimiz gibi onun nasıl doğduğuna yönelik tüm yazılanların da birer varsayıma dayandığını unutmamalıyız. Darwin, şarkının oluşumunu ilkel insanın hayvan ulumalarını taklit etmesiyle başladığını iddia etmiştir.

İlkel ya da ilk korolarda şarkıcılar, yalnızca kendi partilerini değil, kendi duyumlarına göre serbest seslendirmeler de yapmışlardır. Bu görüş müzik tarihi araştırıcılarının genelde birleştikleri ortak bir savdır (heterofoni). Birbirinden farklı ancak birbirlerinin varyasyonları sayılan ezgilerin seslendirilmesi ile de çok sesliliğin (polifoninin) doğduğu, bu gün için kabul edilen yine ortak bir savdır. Bu tür seslendirmeler yapabilmek için bir çok şarkıcıya ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki eşlikli ya da eşliksiz yani çalgılı ya da çalgısız koro denildiğinde ilk akla gelen farklı sesler topluluğu ya da çok sesliliktir.

Koro ve yönetici ilişkilerinin başlangıcı 15. yüzyıla dayanır. Daha önceleri ise yöneticilikler, müzik topluluklarının içinden çıkan lider karekterli ve nispeten daha bilgili insanların öncülüğünde gerçekleşiyordu. Bunlar, topluluğun ortasına oturarak veya bulundukları yerlerden hem çalarak hem de müziğin giderine göre ayaklarını yere vurarak ya da çeşitli el hareketleri ile orkestraya yön veriyorlardı. 17. Yüzyılda tuşlu çalgı virtüozları ve kemanın yükselişiyle de keman virtüozları yöneticilik görevlerini de üstlendiler. Bunu izleyen iki yüzyıl boyunca yöneticilik kavramının bu günküne yakın bir niteliğe büründüğünü görüyoruz. Ancak gelişen müzik teknikleri yöneticileri oldukça zorlamış nihayetinde koro ve orkestra yöneticiliği ayrı bir eğitim ve uzmanlık alanı haline gelmiştir. “Korosunun güven ve saygınlığını kazanamamış bir koro yöneticisinin başarıya ulaşması beklenemez” diyen koro eğitimcisi ve yöneticisi Saip Egüz, koro şefini virtüoz ile kıyaslayarak şu biçimde tanımlıyor; “piyano vitüozunun elinin altındaki tuşlar cansızdır ancak bir koroyu oluşturan bireyler aklı olan, düşünen, daha açık bir deyişle kişiliği olan varlıklardır. Her ne kadar cansız varlıklara can vermek kolay iş olmasa da canlılardan oluşan bir topluluğu bütünleştirmek ve onları piyanonun tuşları gibi kullanarak bir yapıta yaşam vermek de kolay olmayacaktır. Bu nedenle iyi bir yönetici, korosunu oluşturan bireyleri üst üste koyup, onlardan dev bir insanı yaratan ve o dev insandan tek bir ses elde eden, aynı zamanda o tek insanı kolayca yöneten kişi olarak tanımlanabilir”.

Öyleyse koro ya da orkestra şefinin tam ve köklü bir eğitimden geçmiş olması üst düzeyde bir duyum kulağına, dikey ve yatay iyi bir müzik kültürüne ve yine çok iyi bir belleğe sahip olması tartışma götürmezdir. Bunların yanında orkestrasını oluşturan tüm çalgıların ses sahalarını, tını özelliklerini, koro elemanlarının da teknik kültürel ve eğitsel düzeylerini bilmek ve bunları eğitebilecek bir eğitimci niteliğine de sahip olması gerekir. Gelişmiş çağdaş ülkelerde yöneticiler, üst düzey müzik okulları tarafından yetiştirilmektedir. Bizde (en azından benim bildiğim) böyle bir eğitim kurumumuz yoktur ve özellikle THM-TSM alanlarında Avrupanın 15-16.yüzyıllarını biz, 20.yüzyılda yaşamaya başladık. Yönetici yetiştirme kurumlarımızın bulunmayışı veya yetersizliği yüzünden, öne çıkan şeflerimiz de daha çok taklit yöntemini kullanarak ve düşünüp hayal edebildikleri ölçüde kendilerini geliştirebiliyorlar. Orkestra düzenlerimiz, koro yerleştirme planlarımız da genellikle birer taklit şeklinde biçimlenmiştir ki çoğu şef bu konuda çoğu zaman kafa bile yormaz. Bu konuda kaynak yayınlarımız da son derece yetersizdir. En çok bilinen Saip Egüz’ün Almanya deneyimlerini derleyip toparladığı “Toplu Ses Eğitimi” ile “Koro Eğitimi ve Yönetimi” adlı kitapları vardır. Diğer kitap ve çalışmaların neredeyse tamamına yakını rahmetli Egüz’ün çalışmalarının transpoze edilerek aşırılmış biçimidir.  

Klasik batı müziği orkestra ve koroları ile şefleri arasında görünürde müthiş bir uyum vardır. Oysa göz önünde olmayan derinlerde âdeta uzlaşmaz çelişmeler hiç bitmez. Yöneticiler (şefler), bütün hal, hareket tavırlarından mimiklerine kadar, işi en iyi kendilerinin bildiğini îmâ eder, doğal otoriteymiş gibi davranırlar. Topluluk bireyleri ise her işi kendilerinin yaptığını ancak bütün parsayı yöneticilerin topladığını düşünürler. Topluluk üyeleri genellikle yöneticileri sevmezler, onlara ancak sahip oldukları birikim ve yetenekleri ölçüsünde saygı gösterirler. Usta bir orkestra müzisyeni ve ünlü besteci Richard Strauass’un da babası olan Franz Strauss şöyle yazmış; “ey siz orkestra yöneticileri, gururlu ve güçlü görünürsünüz ama bilin ki orkestra başında yer alacak kişi daha adımlarından, kürsüye çıkışından, partisyonu açıp deyneği alışından değerini belli eder ve biz onun mu yoksa bizim mi güçlü bulunduğumuzu hemen kestiririz. F. Yener, Şu Eşsiz Müzik Sanatı adlı çalışmasında oldukça hoş örneklerle bu konuya muzipçe değinmiştir. Örneğin; Viyana Filarmoni Orkestrasının bir konserinden sonra baş çellist’i yolda bir dostuna rastlar. Adam, konserde konuk yöneticinin hangi eseri çaldırdığını sorunca, baş çellist, “yöneticinin hangi eseri yönettiğini bilmiyorum ama biz, Brams’ın dördüncü senfonisini çaldık” der. Yine Viyana Filarmoni Topluluğunun bir konserini yönetecek çiçeği burnunda genç bir şef, çok bilinen bir eserin her ölçüsünü defalarca tekrarlatıp durunca, topluluğun I.klarnetçisi ayağa kalkarak; “bakın bayım, bu tekrarlardan lütfen vazgeçin yoksa eseri sizin yönettiğiniz gibi çalarız” der.

Bizim kurumlarımızda da bu çelişmeler yıllardır yaşanır durur, özellikle Türk müziği alanlarında problemler daha da katmerlidir. Çünkü bizde müziği müzik otoriteleri (yetkinleri) değil amirler, memurlar, müdürler yönetir. Onların da müzik cahili oldukları ve sanatçıları âdeta hasımlarından öc alırcasına yönettikleri bir sır değildir. Hoş, arada bir bu makamlara müzisyenlerin de atandığı oluyor. Ancak onlar da atandıkları mevkilere özgü özerk teammüllerin bulunmaması ve idarecilik deneyimlerinin de olmaması yüzünden genellikle kendi arkadaşlarının lehine iş görmez, müdürlerine yamanarak maçı idare etmeye çalışırlar. Hal böyle olunca şeflerin atanması da kankalık ilişkilerine bağlı kalıyor.

Bizde de Viyana Filarmoniyi aratmayacak örnekler bolca vardır. TRT Şeflerinden biri topluluğu yönetirken, eserin bir yerinde puandorg vardır tüm koro ve çalgılar susar. Şefin elleri havada sabit kaldığı halde, kalçasını sallayıp, eseri ağzıyla mırıldanarak devam ettirmek ister ancak koro ve çalgılar susmaya devam eder. Şef’in “neden girmiyorsunuz arkadaşlar” sorusuna karşılık kıdemli kemanlardan biri, “abla bağışla ellerine mi yoksa kalçana mı uyacağımıza karar veremedik” der. Yine TRT şeflerinden biri korosunu yönetirken eserin bir yerinde dekreşendo işareti yapar.  İstediği tepkiyi alamayan şef, eğilip çökerek çalgılara doğru iyice yaklaşır. İki elinin ayası yere doğru inip kalkan şefin elleri neredeyse yere değecekken, kıdemli bağlamalardan biri “arkadaşlar düşün yoksa adam yere yapışacak” der.

Koro veya orkestra yöneticilerinin temel çalgılardan bir ya da birkaçını iyi düzeyde çalması önemli bir avantajdır ancak çoğu zaman bu da yetmez. İyi donanımlı bir şef yöneteceği orkestradaki tüm çalgıların ses kapasitelerini, hangi aralıklarda verimli tınladığını ve bu çalgıların zaaflarını da bilmek zorundadır. TSM Şefleri, konserleri süresince genellikle 3-4 kez yetkin müzisyenlerine birer taksim yaptırır. Pek çok gurur abidesi şefimizin oldukça sık olarak bu taksim görevlendirmelerinde affedilmeyecek hatalar yaptıklarına şahitlik ediyoruz. Güzel bir salonda  fiziksel-duyusal yapınızı rahat koltuğunuza gömmüş huzur içinde konser dinlediğinizi düşünün, dört ses kürdili hicazkâr bir şarkıdan önce şef, klasik kemençeye taksim veriyor. Si bemol yegah telinde ikinci parmakta, do diyez rast telinde, burgunun dibinde. Huzur içindeki konsantrasyonunuz nasıl olmaz târûmar(?). Kemençecilerimiz alınganlık etmesin, çalınmaz değil, çalınır ancak, karar sesi kapalı, tüm pozisyonlar kapalı, icracının telden tele geçerken duyduğu tedirginlik ister istemez elektrik hızıyla izleyiciye de geçiyor. Fiziksel yapınız dönüyor pörsümüş balona.

Yıllar sonra bozduk tövbemizi, gittik yine öldüren bir konsere. Değişen hiçbir şey olmamış, yine şiirler, takdimler, methiyeler, hariçten gazeller v.b bilindik şovlar... Bir de değişmeyen tek şey değişimdir derler(!).

 
İletişim E-Posta: - Telefon:
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu yazıya hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Yazıları

Kendi geleneğini oluşturamadan müziğe yabancılaşan korolarımız…
Lutiyerlik & çalgı yapımcılığı geleneği ve mesleki örgütlenmenin önemi...
Çalgı Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..
El sanatları neden değerlidir?..
Sedef ve sedefkârlık üzerine…
Diğer Yazarlar

Yağmacı kasasıyla meşgul!..
Nartugan Bayramı…
Kitabu İlmi'l-Musiki Alâ Vechi’l-Hurûfât'ın müellifi kimdir? -4-
Kendi geleneğini oluşturamadan müziğe yabancılaşan korolarımız…
Tanıdık bir öykü bu…
Ben önemsemedim, sen de önemseme…
Koro sendromu…
Arabesk müzik geri (mi) dönüyor?..
Müzikoloji ve 16. yy Türk müziği: “Orada bir musiki var”…
Çevrimiçi Türk Halk Musikisi Videoları: "Konma Bülbül Konma Nergis Daline"
Günün Sözü
Okumayan müzisyen nasıl düşünsün ki?..
(Ayhan Sarı)

Yazarlar 
Röportajlar
Etnomüzikoloji Dergisi’nin 2. sayısının yayını üzerine Fırat Kutluk ile röportaj...
Ayhan Sarı: Dergiden önce Etnomüzikoloji Derneği’nin kuruluş öyküsüyle başlayalım mı? Fırat Kutluk: Etnomüzikoloji Derneği ...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,59ms