Bugün - 26 Nisan 2018 Perşembe
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 28°C
Yazar Detayları

Okan Murat Öztürk

Okan Murat Öztürk - Düşünsel “tek-yönlülük“ - “tek-boyutluluk”...

Düşünsel “tek-yönlülük“ - “tek-boyutluluk”...
Yazı Tarihi: 22 Temmuz 2015 Çarşamba

Türkiye’de problem müziksel “tek-seslilik” değil, düşünsel “tek-yönlülük” ve “tek-boyutluluk”tur!..

Yıllardır işitir, görür, dururuz: Vay efendim neymiş, Türk insanının kulağı yüzlerce yıl tek-sesliliğe alıştığı için, bir türlü demokrasi kültürünü özümseyemiyor; ne yapsa etse de bir türlü “çok-sesliliği” içine sindiremiyor diye…

Hadi “siyasetçileri” anladık! Ama koca koca profesörlerin, bilim-sanat-kültür insanlarının, müzik adamlarının bu “kanaat”i yaygın şekilde paylaşmasına, lüzumlu-lüzumsuz her zeminde bu içi-boşalmış yaftayı dillendirmelerine ne demeli? Bu “kanıksanmış” görüş, eskilerin deyimiyle bir “galat-ı meşhur” olarak, Türkiye’nin “okumuş” kesimlerinin (okumuş olmakla birlikte bu kesimlerin tümünün “aydınlanmış” olduğunu düşünmek pek mümkün görünmüyor!) adeta “amentü”südür. Tek-sesliliğin gericilikle, geri kalmışlıkla özdeşleştirildiği bu düşüncede, çok-seslilik ilericilikle, devrimcilikle, yenileşmecilikle özdeş sayılır.

Peki, mesele gerçekten böyle midir? İsterseniz biraz şu müzik konusunun ne olduğuna, hangi gereçlerle nasıl şekillendiğine kısacık bir bakalım.

Müzik, yeryüzü kültürleri içinde insanoğlu eliyle yapılan/gerçekleştirilen bir “ses” olayı ve “yapma-etme” anlamında da bir “ses sanatı”dır. Temel özelliği bir “bellek sanatı” olmasından ileri gelir ki bu yüzden Antik Yunan’da tanrı Zeus’un kızları, “güzel sanatlarla” ilgili esin perileri olan “mousa”lara (bizler Fransızcası üzerinden şimdi “müzler” olarak kullanıyoruz) özgü sanatlardan biri olarak görülüyordu. İslam kültürü, Eski Yunanca’daki “mousike” sözcüğünü kendi dillerine “musıki” olarak alıp, seslerle yaptıkları bu sanata isim olarak kullanmayı benimsemişlerdi. Antik dönemlerden beri “musıki”, özellikle yaşadığımız Doğu Akdeniz dünyasının bütününde, “bir sesten diğerine ‘uyumlu’ bir şekilde hareket etme”, yani “melodi” meydana getirme olarak anlaşılmıştır. İşte tam bu noktada, bugün Avrupa ve Batı müziği denildiğinde, sadece Türkiye’de değil, Batı-dışı dünyanın hemen tümünde, Batı müziğine atfedilen “üstünlük” fikrine zemin sağlayan “dikey armoni” ve “çok-seslilik”meselesi üzerinde, ama hepsinden önce şu “armoni” kavramı üzerinde biraz durmakta fayda vardır.

Armoni, “uyum, ahenk” demektir. Sözcük, Eski Yunanca’daki “harmonia”dan gelir. En başta söylenmesi gereken, bu antik “harmonia” kavramının, aslında müzikle ilgili değil felsefi bir kavram olduğu ve hermetik, mistik ve ezoterik geleneklerin bir ürünü olduğudur. Kavram, kadim Doğu Akdeniz dünyasının neredeyse tüm kültür ve medeniyetlerinde, din-sanat-felsefe ve biliminde, kainat, yaratıcı ve insan arasında var olduğuna inanılan temel “ilke”yi ifade etmektedir.

Antik dünya, musiki denildiğinde, bu sanatı, sesleri birbiri ardından, belirli bir “uyum”, yani “armoni” yaratacak; müziği gerçekleştiren ve dinleyende estetik bakımdan bir haz meydana getirecek; bir “hoşluk”, “güzellik”, “incelik” doğuracak ve en önemlisi, insan “ruh”una hitap edebilecek bir “ezgi” olarak anlıyordu. Hatta Platonist gelenek, ezgideki temel iniş ve çıkışları, ruhun tanrıdan kopup yeryüzüne “düşmesi/inmesi” ve tekrar tanrıya “dönmesi/yükselmesi” olarak yorumluyordu!

Antik Yunan, bizim bugün “makam” ve “hava” olarak anladığımız “uyumluluk” vasfına sahip çeşitli melodik davranış tarzlarına, “harmonia” adını veriyordu. Buradaki “ahenk” anlayışı, teorisyenleri, bu tanrısal ve evrensel ilkeyi anlamak için, müziksel sesleri hesap etmeye; aralıkları ölçüp biçmeye; dörtlü, beşli ve oktavlar meydana getirmeye ve tıpkı Pisagorcuların yaptıkları gibi sayılar arasında bir uyum, formül, “sır” bulmaya; “armoni”yi sayısal bakımdan keşfetmeye itmişti.

Ortaçağ Avrupa’sında teorisyenler, Antik dünyanın bu anlayışını, Latince hem “harmoniam”, hem de “concordia” (uyum) adı altında,  “mode” (tarz, “ölçek”) ve “mood” (halet-i ruhiye/ruh hali) konularını açıklamak için, yine dörtlü, beşli ve oktav düzenlenişleri ve ahenkleri olarak anlamaya başlamışlardı. İslam dünyası nazariyecileri de “mülayim nağmeler”den bahs ederken, aynı Pisagorcu prensiplere bağlı kalmayı sürdürüyorlardı. Tüm bu anlayışlarda “uyum”, hangi sözcükle ifade edilirse edilsin, “yatay” düzlem”le; bir sesten diğerine yapılan melodik hareketin (zaman içindeki yer değiştirmenin) bir ifadesi olarak ortaya konuluyordu.

Rönesans’ın “hermetik” teorisyenlerinin ve “modern bilim” öncülerinin birçoğu, yine bu armoni/uyum/ahenk ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürmüşlerdir. Öyle ki, Rönesans dünyasının öncü hermetiklerden Robert Fludd, 1617’de yazdığı Utriusque cosmi maioris scilicet et minoris metaphysica adlı eserinde, gökyüzünde bulutların arasından uzanan tanrısal bir elin, tüm kainatı çift oktav, oktav, beşli, dörtlü ve dört unsuru (toprak, su, hava, ateş) ihtiva eden bir “monokord”daki (“tek-telli” teorik çalgı) “uyum” prensibine dayanan bir mantıkla meydana getirdiğini resmetmekteydi. Bruno, Kircher, Mersenne, Kepler, Newton ve daha niceleri, bu “evrensel uyum” ilkesinin, “modern” savunucuları arasında yer almışlardı. Modern bilimin kurucularından olan ve gezegen hareketlerinin yasalarını bulduğunu bildiğimiz ünlü astronom Kepler, Harmonices Mundi (1619) adlı eserinde, gezegenlerin dönüşleri esnasında çıkardıkları seslerin, tıpkı bizlerin makam dediğimiz türden melodik (“tek-sesli”) örneklerini notaya geçirmişti!

Armoni ilkesinin, “ilerleme/devrim” fikri temelinde bugünkü “tek-yönlü zihin dünyası”nın şekillenmesinde ve “teorik” içeriğini kazanmasında, Barok dönemin Fransız besteci ve teorisyeni J. F. Rameau’nun kurucu bir rolü olmuştur. 1722’de yazdığı Traité de l'harmonie (Armoni Kitabı) adlı eserinde ortaya koyduğu ilkelerle birlikte “armoni” kavramı, Avrupa’da, özellikle teorisyenler ve besteciler açısından artık “dikey” bir “uyum” anlayışı olarak kavranmaya başlamış; piyano, orkestrasyon gibi konularla birlikte, Avrupa müziği açısından yeni bir “müzik yapma anlayışı”nın kuramsal temelini oluşturmuştur.

Müzik sanatı açısından bunun bir “ilerleme” olarak değerlendirilmesi, zihnimizde canlandırılan “tek-yönlü bir yol alış, mesafe kat ediş” imajı açısından “doğru” bir algı olup olmadığı üzerinde tartışmak gerekir. Bu algı, modern dünyanın kuruluşunda belki de en temel zihinsel imgedir; çünkü insanlara hep şimdi oldukları medeni/siyasi/idari/kültürel/sanatsal noktadan ve bu noktanın içerdiği her tür “gerilik/yetersizlik/eksiklik”ten, daha “ileri”, daha “gelişmiş”, daha “müreffeh” bir noktayı “vaad” etmektedir. Bu yönde “ucu açık” bir ütopya/ümit/hayal/beklenti doğurmaktadır. İlerleme fikrinin “doğa”sında, “güzel günler”in ileride olacağına dair, adeta “dinsel” bir “kurtuluş” fikrinin yattığı bir gerçektir. Ortada olan açık bir “vaad”, bir “özlem”, bir “ütopya”dır, aslında… Bir de burada, şu “kışkırtıcı” soruyu sormak, biraz manidar gelebilir: “Ucu açık” bir “ileri”ye doğru, tek-yön ve doğrultuda ilerlediğine “ikna edilmiş” insan, ya hiçbir nirengi noktasına sahip olmayan bir “daire” üzerinde yol alıp duruyorsa?

Müziksel açıdan düşünüldüğünde, “çok-seslilik” fikrine temel oluşturan dikey armoni anlayışının, estetik ve teknik açıdan bir “ilerleme” değil, ama bir “farklılık”, bir “değişiklik” olduğu ve aslında sadece bir “düzlem” ve “boyut” değişimi içerdiği açıklıkla ifade edilebilir. Kuşkusuz birileri bu farklılığın bir ilerleme olduğunu savunabilir. Buna hiçbir itirazım yok. İlerlemeyi farklılıkla ilişkilendirmek, onu böyle kavramak da bir tercihtir. Ama bu tercih, ilerleme kavramının gerçek zihinsel niteliğini kavrama noktasında bir bakıma yetersiz kalmakta; sözcüğün taşıdığı asıl mesajı ayeterince anlayamamaktadır. Bu bir “müzik tarzı” ve besteleme, icra etme, dinleme ve beğenmeye ilişkin bir “tercih”tir. Tüm insanlık adına, bunun insanlık tarihinin bir devrimci gelişmesi olduğu ve giderek tüm insan toplumlarının, A. Comte’un “üç hal yasası” gereği “teolojik”, “metafizik” evrelerden “pozitivist evre”ye geçeceklerinin bir göstergesi olduğu fikrine kapılmak, bir yönüyle heyecan verici görünüyor. Ama “bilim”in öngördüğü türden bir “ilerleme”, armoninin “dikey” bir ilke haline getirilmesinden elde edilebilir görünmüyor. Ne ilginçtir ki kendi medeniyetlerine bu “erişilmez” üstünlük payesini atfeden çeşitli ideolog Avrupalı ideologların “ilkel” olarak niteledikleri çeşitli Afrika kabile müziklerinde de armonik unsurlar yer alabiliyor. Üstelik kimi Batılı uzmanlar, bu armoniler için, Avrupa müzik tarihinin “ancak” modern dönemlerinde görülebilecek türden bir karmaşıklık ve yoğunlukta olduğu değerlendirmesinde bulunabiliyorlar. Ayrıca burada yine hatırlamak gerekir ki sadece Avrupa müzik tarihinde bile ortaya çıkan çeşitli sanatsal anlayış ve akımlar içinde, gerek armoni anlayışındaki değişiklikler ve gerekse de melodiye yüklenen işlevsel önem ve öncelik çeşitliliği, bu türden “tek-yönlü” ve tek-boyutlu” evrim değerlendirmelerinin geçersizliğine bir başka açık kanıt oluşturur.

Yeri gelmişken bu “devrim” fikri üzerinde, özellikle Igor Stravinsky’nin bir anekdotuna yer vermeyi çok anlamlı buluyorum. Petruşka, Bahar Ayini, Bülbül gibi eserleri nedeniyle Batı müzik tarihinin “devrimci” kompozitörleri arasında en başta sayılan isimlerden olan Stravinsky, devrim meselesiyle ilgili olarak aynen şunları söyler: “Kendime rağmen devrimci yapmışlardı beni. … Kendi payıma ne zaman devrimden söz edildiğini duysam, G. K. Chesterton’un Fransa’ya vardığında Calais’li bir hancıyla aralarında geçen konuşma aklıma gelir. Hancı yaşamın müthiş zorlaştığından, özgürlüğün gittikçe azaldığından yakınarak şöyle bir sonuca varmış: ‘Üç devrim geçirdik, her defasında başladığımız yere geri döndük. Buna değer miydi sanki?’ Bunun üzerine Chesterton, sözcüğün gerçek anlamıyla devrimin (revolution) kapalı bir eğri çizerek devinen bir nesnenin hareketi demek olduğunu, dolayısıyla zaten her zaman başladığı noktaya döndüğünü söylemiş.”

Eğer dikkatlice düşünülürse, bu düzlem ve boyut değişikliğinin, özdeşleştirildiği “Avrupalı/Batılı akıl”ın “üstünlüğü”nden değil; “söylemsel” olarak ortaya konulan bir “yeni dünya düzeni” fikrinin müziğe zerk edilmesinden ibaret olduğu kolaylıkla görülebilir. “Sayı” temelinde, dayandırıldığı tüm “bilimsel” açıklamalara rağmen, “dikey armoni”nin “evrimsel ve evrensel” olduğu iddiası bile, aslında kökeninde antik dönemlere mahsus “kâinatın ahengi/âlemlerin musikisi” anlayışını barındırmaya devam ettiği de bir gerçektir. Kaldı ki armoni düşüncesinin mevcut olduğu hemen her durumda aslında zamansal ard-arda geliş anlamında yine bir “melodi” bulunduğunu da zaten unutmamak gerekir!

Avrupa’nın “terakki etmesi” yaptığı müzik yoluyla değil, emperyalizm, sömürü, sömürüyü kalıcı kılmak adına akla ve bilgiye, araştırmaya yönelmesiyle; parayı daha çok para kazandıracak ve daha fazla sömürgeleştirecek; sömürüyü “kalıcı” kılacak ve hegemonyasını yeniden-üretecek bir mantıkla inşa etmesi suretiyle olmuştur. Bu yüzden, “çok-sesli” müzik dinlemenin, insan zekâsını daha fazla geliştirdiği gibi bir “evrim” mekanizması mevcut değildir. Çok-sesliliğin, “siyaseten” demokrasiyle filan da bir ilgisi yoktur! Avrupa tarihinde modern dönemin çeşitli besteci-teorisyenleri Rameau’nun “klasik” teorisini yıkma ve buna alternatif “armoni”ler peşinde koşmaya başladıklarında, hiç de “demokratik” bir anlayışla karşılanmamışlardı. Ünlü Avusturyalı teorisyen ve analist H. Schenker, bu tür bestecileri ve verdikleri eserleri, Avrupa’nın “çöküşü” olarak değerlendirmekten ve dolayısıyla “modernleri” küçümsemekten çekinmemiştir! Bu arada yine hatırlatalım: Stravinsky’nin Bahar Ayini ilk seslendirildiğinde, dinleyicilerin bir kısmı olaylar çıkarmışlar ve konser salonunu yatıştırmak için polis çağrılmıştı! Yani çok-sesliliğin illa demokrasi demek olduğu “söylem”i bir uydurmadan, balondan ve yalandan ibarettir. Müzik, müziktir. Bunun dokusal olarak tek veya çok ses içermesi, siyasal, emperyalist veya medeniyet üstünlüğü gibi söylemeler açısından sadece bir “araç” olarak kullanılmıştır. Estetik bakımdan, ses kuyumculuğu anlamında bestecilik açısından, dinleyicinin “kulağına gelen” ses ve bunun doku niteliği bakımından bir beğeni tercihi söz konusudur. Bunun ötesine geçen tüm yorumlar, açıkça “müzik alanı”nın dışında kalır ve o zaman da yapılacak tartışmanın elbette boyut ve niteliği değişecektir.

Öyleyse meselenin özünün, müziksel açıdan bir “tek-seslilik” meselesi olmadığı açıklık kazanmış oluyor. Tek-seslilik, özü itibariyle ezgi, ritm, form ve hatta şarkı ve şiirle ilgili olmak demektir. Bu yüzden tek-sesli müzik yapan bir kimsenin “uyum” anlayışı, belirtilen unsurlar arasında kurduğu birlik ve düzenden ileri gelir. “Çok-seslilik”, ilkesel açıdan bu unsurlara, “ses” düzleminde, bir “aynı anda beraberlik” özelliği katar ki bunun teorik açıdan belirli kurallara bağlanması veya estetize edilmesi, burada tartışılan anlamda bir “üstünlük” veya “ilerilik” vasfı değil, sadece “doku”sal bir “tercih farklılığı”dır. “Çok-sesli” müzik dinlemek suretiyle bilimsel anlamda daha “intelligent” (zeki) insanlar haline gelmek mümkün olmadığı gibi, “tek-sesli müzik” dinlemek suretiyle de “geri zekâlı” olunmaz. Ayrıca, “tek-sesli” müzik tercih etmek, beğenmek, medeniyet geliştirme ve yayma iddiasındaki herhangi bir kültüre, siyasal veya kültürel bir “gerilik” vasfı da kazandırmaz! Emperyal hale gelmede Avrupa aklından öğrenilecek elbette çok şey vardır! Ama günümüz dünyasında artık bu tartışmanın yapılmasında çok geç kalındığı da bir gerçektir. “Atı alan, Üsküdar’ı geçmiştir”, çünkü…

Türkiye’de pek sevilen “kültürel evrim” fikri içinde kalarak söylemek istersek, Türkiye insanının ekonomik ve siyasal “gecikme”sinin kaynağı, hangi “tür” veya “doku”daki müziği dinlediğiyle ilgili değildir! Bu söyleme sığınan aydınlanamamış “entel”ler, günümüz dünyasında tek egemen durumundaki Amerikan müzik sektörüne herhalde hiç bakmıyor ve bu devasa sektörün tüm dünyaya yaydığı “popüler” müzikleri hiç duymuyor veya “iman ettikleri düstur”u geçersizleştireceği korkusuyla, “dinlerine zarar vereceği” endişesiyle duymazdan/görmezden gelmeyi tercih ediyorlar… Bu şarkıların tümü “armonik”; tümü “modern”; tümü “sanayileşmiş”; tümü “ileri teknoloji” ürünü… Ama bu müzikleri dinleyen günümüz insanlarının, birkaç saniyede istedikleri şarkıları cep telefonlarına, tabletlerine, bilgisayarlarına indiren “modern” insanın, bu teknolojileri kullanmayan ve mesela Çin’de, Japonya’da, Hindistan’da “tek-sesli” müzik yapan insandan; “insani doku/vasıf” veya “zihinsel seviye” olarak daha “üstün” olduğunu kim iddia edebilir? Avrupa ve Batı yüzyıllardır “dikey armoni” ile bestelenmiş, “çok-sesli” müzikler dinledi ve dinliyor. Bugün bir hip-hop, death metal veya hard rock şarkısı dinleyen bir Amerikalının “zekâ”, “evrim” veya “tekâmül” olarak, mesela “tek-sesli” bir türkü veya şarkı dinleyen bir Türkiyeliden daha “üstün” olduğu varsayılabilir mi? Yoksa yukarıda aktardığım Stravinsky’nin devrimle ilgili anekdotu içinde bulunduğumuz dünyanın temel anlayışlarından birini mi oluşturuyor? Dünyada devrim yaşamamış neredeyse tek bir ülke kalmadı. Günümüz milli devletlerinin hepsi, bir şekilde Avrupai kavram, değer ve ilkelere uyum çabası içinde yaşıyorlar? Peki günümüz dünyasının çok önemli aydınları, neden içinde yaşadığımız dünyanın bir başka “Ortaçağ” karanlığı içinde olduğunu düşünüyorlar? Neden insanın, tarihin, sanatçının, “sonu”ndan bahsediyorlar? Küresel ölçekte olup bitenler, insanlığı neredeyse iki yüzyıl öncenin “distopya”larından hala neden kurtaramıyor?

Batı kemanı, flütü, trompeti veya saksafonuyla, “tek başına” bir etüd çalan müzisyen, tanburla, neyle, taksim yapan veya bağlamayla uzunhavaya yol gösteren bir müzisyenden daha üstün vasıflara mı sahiptir? Sadece Gregoryen melodilerinden esinlenen ve bu melodilere öykünen bir “postmodern”  kompozitör, eserinde “armoni” kullanmadığı için “geri kalmış” yaftası yiyebilir mi?

Sözlerimi gayet yalın bir şekilde bağlayayım:

Türkiye’nin ideolojik açıdan “çağ atlama”, “çağı yakalama”, “asri olma”, “çağdaşlaşma” diye adlandırılan meselesinin müzik planında karşısına çıkan engel, “tek-sesli” bir müzik geleneğine sahip olması değil, tamamen düşünce planındaki “tek-yönlülük” ve  “tek-boyutluluk”tur! Meseleleri hep bir yönüyle görme; bir düşünce veya inanca, körü körüne ve sofuca bağlanma; sorgulamama; araştırmama; öğrenmeye kapalı olma; eleştirmeme ve eleştiriye tahammül gösterememe; kendisinin veya savunduklarının varlığını, ötekinin veya karşı çıktıklarının yok oluşunda görme gibi eğilimlerin güçlü olması ve başta siyaset, siyasete göbeğinden bağlı medya aracılığıyla giderek daha da güçlendirilmesidir, Türkiye’nin problemi…

Türkiye’de “iyi” müzik ideali peşinde koşan hiçbir müzisyen, “tek-sesli” - “çok-sesli” karşıtlığı içinde düşünüp hareket edemez; etmemelidir! Bu tamamen politik bir kurgudur ve müzikçilerin bu yanlışa ortak olmamaları; ideolog ve siyasetçilerin ucuz, kısır ve dar görüşlü tuzaklarına düşmemeleri gerekir.

Devrim mi? Çok-boyutlu ve çok-yönlü düşünebilmek; tek-yönlülüğe itiraz etmek, karşı çıkmak; ülke kaynaklarını doğru kullanmak; memleket insanının refahını yükseltmek; başka ülkelerin emek ve kaynak gücünü sömürmeden, kendi onuru, kaynak ve olanaklarıyla ayakta durmaya çalışmak; bu konuda dünya kapitalizmine meydan okumak ve daha ahlaki bir “var oluş” ortaya koyabilmek, Türkiye’nin gerçek “devrim”i olabilir…

İsteyen, istediği müziği üretebilmeli, yayabilmeli, seslendirebilmeli ve dinleyebilmelidir! Antidemokratik uygulamalara, ideolojik yönlendirme ve baskılara; müzik endüstrisinde ve medyada ekonomik ve ideolojik bakımdan tekelleşmeye yol açacak uygulamalara karşı çıkmak lazımdır. Başka türlü düşünsel ve sanatsal düzlemde gelişme ve ilerleme sağlamak mümkün olamayacaktır…

 

 
İletişim E-Posta: - Telefon:
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz

mustafa Kürşad ()
Tek yönlülük açısındanki değerlendirmenize katilmakla birlikte çok sesliligin gerekliliği noktasındaki degerlendirmenizi doğru bulmuyorum. Aslında temel müzik açısından dedikleriniz son derece geçerli. Fakat armonik yapı da her alanda olduğu gibi mukemmeli yakalama çabasında bir araçtır. Bu noktada bunu tartışmak yerine çoktan bilgi birikimi ve teorik çalışmalarla mevcut dünyayı yakalamak gerekliydi. Yine de ülkemizde özellikle bilimsel yaklaşım zayıf ve bilgisizce üretilen fikirler fazla olunca mevcut muzigimiz eski saygınlığını kaybetme noktasına geldi. Mevcut müzikal seviyemizin zayıf olma nedeni şiire eşlik için üretiliyor olusu dur. Bu da musikiyi ikinci plana atmıştır. Batı ise bunu tampere ile birlikte aşmıştır. Daha fazlası için çalışan gençler yetişmesi dileklerimle sözlerimi bitiriyorum.
Gönderilen Tarih - 24 Temmuz 2015 Cuma (00:25)  

Diğer Yazıları

Türkiye’de, Alanında “İlk ve Tek” Olacak “Müzik Üniversitesi” Fikri, Nasıl Oldu da “İkinci” Güzel Sanatlar Üniversitesi Haline Getirildi?
Türkiye’de Mûsikî Alanında Yeni Bir Ütopya Gerçekleştirmek İçin Tespit ve Öneriler…
Türk Musikisi’nin “Bütünlüğü”; Öyle mi?..
"Eski Havalar"a dair…
Kedi-Ciğer Meselesi -1-
“Medeniyet Musikileri” Ölür mü?
Türk Musikisinin Devamı Olmak: Bir İddianın Düşündürdükleri…
Düşünsel “tek-yönlülük“ - “tek-boyutluluk”...
Bilmek mi zor, yapmak mı zor?..
Makam Kültürü ve Türkiye -2-
Makam Kültürü ve Türkiye - 1
Diğer Yazarlar

Seyyal Saraç “Piyano Çalıyorum”kitabı üzerine…
“Üzeyir Hacıbeyli“ yâdıma düştü bugün...
İçimden geldi, yazmak istedim…
Koro sendromu…
Arif Sağ 2018 Röportajından seçmeler…
Transistörlü radyodan internet radyosuna ve sonrası…
Yeni bir yayın: Müzikoloji ve “Evliya Çelebi’de Çalgılar“ …
Zeki Müren’in, Şekip Memduh Bey’in "Gönlümle oturdum da" şarkısını okuyuşu üzerine...
Günün Sözü
Doğru bir fikri savunmak için kullanılan yanlış argümanlar, bizzat o fikre zarar verir…
(Kemal Göze)

Yazarlar 
Röportajlar
Fırat Kutluk “Müzik ve Politika” 20 yıl sonra yeniden…
Ayhan Sarı: Müzik ve Politika’yı 20 yıl sonra yeniden yayımlama fikri nereden çıktı? Fırat Kutluk: Açıkcası hiç aklımda yoktu. ...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,23ms