Bugün - 26 Nisan 2018 Perşembe
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 28°C
Yazar Detayları

Okan Murat Öztürk

Okan Murat Öztürk - Makam Kültürü ve Türkiye - 1

Makam Kültürü ve Türkiye - 1
Yazı Tarihi: 9 Mayıs 2015 Cumartesi

Makam, günümüz dünyasının en yaygın müzik coğrafyalarından birine sahip. Bu coğrafyayı temsil eden bir güzergah olarak düşünüldüğünde, tarihi İpek Yolu’nun, belirtilen makam coğrafyasının tam ortasından geçtiği söylenebilir. Bu merkezi hat, kendisiyle ilişkide bulunan pek çok çevre kültürle birlikte, makam coğrafyası içindeki kültürel etkileşimlerin, müzik yapma biçimlerinin ve bir bilme/açıklama alanı olarak nazariyat çalışmalarının anahtarı durumundadır.

Tüm bu coğrafya içinde, tarihsel, siyasal, ekonomik ve yönetsel açılardan önem ve öncelik taşıyan merkezler yer alır. İstanbul, Bağdat, Isfahan, Maraga, Urumiye, Buhara, Keşmir, Hive, Agra, Lahor, Pencap, vb. gibi merkezler, gerek makam icrasının gerekse makam nazariyesinin gelişiminde, çok önemli roller oynamışlardır. Ancak hiç kuşku yok ki, tüm bu merkezler arasında İstanbul, makam kültürünün icra ve nazariye zinciri içinde, 15. yüzyıldan itibaren belki de en ağırlıklı merkez olmuştur. Makam nazariyesi konusunda burada yapılan çalışmalar, İmparatorluk bünyesindeki çok-kültürlülüğü  tüm boyutlarıyla yansıtacak kaynaklara sahiptir. Türk, Yunan, Rum, Ermeni, Acem, Hint, Yahudi, vb. unsurlar, makam kültürünün tarihsel gelişiminde rol oynamış; makam kültürünün, müzik açısından, bir tür lingua franca haline gelmesini sağlamışlardır.

Ancak kuşkusuz ki milliyetçilik fikrinin gelişimiyle beraber, dünyanın çeşitli bölgelerindeki imparatorluk coğrafyaları derin ayrışmalara maruz kalmış; milli tarih, milli dil, milli kültür ve milli müzik gibi “uydurma” kök ve köken arayışlarıyla birlikte, bütün bir yapıyı bir arada tutan çok önemli çimentoların pek çoğunun parçalanıp dağıtılması gerçekleştirilmiştir.

Bu noktada makam kültürünün tarihsel ve kültürel açıdan sahip olduğu vasıfları bugünkü “nasyonalistik” kültürlenme/öğrenme ve bilme silsilesi içinde, tüm boyutlarıyla kavrayabilmenin mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Parçalanan coğrafyalarda yan yana olan iki ülke bile “geleneksel” müzik kültürlerinin hangi temel ilkeler dahilinde gerçekleştiğini “bilemeyecek” bir yabancılaşmanın, hatta “düşmanlığın” içindedir. Böyle bir durumun, makam coğrafyası açısından doğurduğu sonuçların “trajik” olduğunu söylemeye gerek var mı? Sadece Türkiye’de yaşanan süreç üzerinde biraz düşünmek, belirtilen trajedinin boyutlarını ve yol açtığı yıkımı anlamaya yetecektir. Günümüz Türkiye’sinde bırakın tarihsel ve güncel makam coğrafyasını, “halk” ve “sanat” müziklerinin bile “ayrı” kökenlerden geldiği fikrinin hegemonyası düşünüldüğünde, ortaya çıkan tablonun aslında tam anlamıyla “acıklı” olduğu bir gerçektir.

Burada kısa bir ara verip, konunun çok can alıcı bir yönüne, son derece güncel bir örnek vererek devam etmek istiyorum. Bir hafta önce Hollanda’daydım. Rotterdam’daki Codarts University bünyesindeki Türk Müziği bölümünde, (adlandırmasında bile ayrı ideoloji ve bakış açılarını yansıtan) Anadolu/Osmanlı/Türk Müziği Tarihi konusunda seminerler vermek üzere üniversite tarafından davet edildim. Tanık olduğum tablo şuydu: Neredeyse 30 yıllık geçmişi olan ve dünyada önemli bir “ilk” oluşturan bu bölüm, takip etmesi gereken eğitim programı konusunda bugün geldiği nokta itibariyle tam bir “bocalama” içindeydi. Kurum bünyesinde büyük bir özveri, iyiniyet ve gayretle çalışan sevgili Kemal Dinç’in çabalarına rağmen, okul yönetimi ve öğrenciler açısından çok önemli ve çok temel konularda pek çok problem vardı. Okulun geçmiş deneyimleri, “Türk Halk Müziği” ve “Osmanlı Müziği” alanlarında uzmanlaşmış “hoca”lar arasındaki çeşitli uyumsuzluklar, görüş ayrılıkları ve karşıtlıklar nedeniyle, “sağlıklı”, “tutarlı” bir eğitim programı yapmak ve hayata geçirmek konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıyaydı. Ama tüm bu sorunlara rağmen, okul yönetimi, bu bölümdeki eğitimi sürdürmek ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşturmak istiyordu.

Rotterdam tecrübesi, 2013’te Almanya’da, Berlin’de tanık olduğum bir başka kutuplaşmayı bana hatırlattı. Kısa sapçı-uzun sapçı, bağlama düzenci-bozuk düzenci kutuplaşması, geçmişin halk müzikçi-sanat müzikçi kutuplaşmasında yeni birer “cephe” olarak halk müziği alanına damgasını vurmuş durumdaydı. Türkiye’nin özellikle 1980 sonrasında yaşadığı toplumsal-siyasal kırılma ve kopmalar, müzik alanında da tipik yansımalarını buluyor ve gerek eğitim, gerek icra ve daha vahim olmak üzere bilimsel araştırma alanlarında, “ilkel” ideolojiler ve onların geliştirdiği “ucuz” politikalar egemen hale geliyordu. Tüm bu çerçeve, başta Türk Müziği konservatuarları olmak üzere memleketin genelinde sürdürülen her tür geleneksel müzik faaliyetinde yapılanlar, uzlaşmaz zihinsel ayrılıkların, derin fay hatlarının daha da yarılmasına katkı sağlamaktan başka bir işe yaramıyordu.

Durum bugün de böyledir. Hala, Türkiye’nin üniversitelerinde makama karşı ayak, usule karşı ölçü, Segah’a karşı Si bemol iki, nağmeye karşı ezgi veya hava, şarkıya karşı türkü, vb. büyük bir marifet olarak öğretilmekte; neye hizmet ettiğini bilmeyen (veya tam tersine çok iyi bilen!) “hoca”lar eliyle, öğrencilere dayatılmaktadır. Bu “derin” hocalara göre bağlamanın atası kopuzdur; Anadolu aşığı, aslında bir “şaman”dır; Türk halk müziğinin kökeninde Asya pentatonizmi vardır, ve saire, ve saire… Bu “kokuşmuş” yapı içinde “resmin bütününü görme” hadisesinin, ne akademide, ne entelektüel çevrelerde (böyle bir çevre mevcut mu emin değilim), ne icracılar arasında önemli bir meseleymiş gibi algılanmadığı son derece açıktır. Yapılanların büyük çoğunluğunun, sadece “binilen dalın kesilmesi”nden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıktır ki bir “farkındalık” meselesidir; bir bilinç hadisesidir. Bu bilinç noktasına gelinemediği sürece, Türkiye’de geleneksel (veya “genel”) müzik adına sürdürülen eğitim ve icra uygulamalarından “faydalı” bir şeyler ummak, elbette mümkün olamayacaktır.

Aslında Türkiye’de yaşanan tecrübenin, ideoloji ve müzik konularının çok yönlü olarak araştırılmasına mükemmel düzeyde malzeme sağlayacağı kesindir. Dününü yitirmiş, bugününü acımasız bir hırsla tüketen ve asla yarın endişesi taşımayan bir insan tipi, belirtilen konuların ve temel problemlerin farkında olan bir avuç insanla mukayese edilemeyecek bir çokluktadır. Türkiye bu insan tipiyle, memleketin içinde ürettiği pisliği, elbette memleketin dışındaki yerlere de bulaştırmakta; insafsızca kirliliği çoğaltmakta ve yaymaktadır. Akıl ve vicdanla yapılması gereken her şey, akılsız ve vicdansız insanların elinde hoyratça tutulmakta; ortaya bilgisizlik, karanlık ve yetersizlikten başka bir şey çıkmamaktadır.

Türkiye bu kaostan nasıl çıkabilir? Türkiye, makam coğrafyasının bilgi ve uygulama birikimine, yeniden, nasıl katkı sunabilir? Kendi içinde yaşadığı ve sorundan başka bir şey üretmeyen zihinsel tıkanıklığı, şuur kaybını, körü körüne adanmışlığı nasıl aşabilir? Aslında tüm bu sorunların kaynağında, bilgi, araştırma ve planlama eksikliğinin olduğu çok açıktır. Bu çerçevede Türkiye’nin öncelikle bir “zihin açıklığı”na ihtiyaç duyduğunu açıkça söylemeliyiz. Kafa karışıklığı durumu had safhadadır. İnsanların önemli bir çoğunluğu, gerek halk ve gerekse sanat müziği alanında, modernleşme adı altında -hele de makam nazariyesi alanında- yapılan çalışmaların, ancak, kendilerine adeta “kutsiyet” yüklenmiş bazı “imtiyazlı” “hikmet sahibi” ve “üstün vasıflı” kişilerce yapıldığını resmen “kabul etmişlerdir”. Bugüne dek ortaya konulan bunca eleştiriye ve alternatif öneriye rağmen bu konudaki “zihinsel tek-yönlülük”, akılla izah edilebilir durumda değildir. Açıkça söylüyorum: ne Arel teorisiyle, ne de halk müziği alanında “icat edilmiş” veya “adapte edilmiş”, uyduruk “malumat” kırıntılarıyla akademik düzeyde bir araştırma ve eğitimi sürdürmeye çalışmanın artık hiçbir anlamı kalmamıştır. Türkiye’nin geleneksel müzikler akademiyası, başını kumdan çıkarıp, memlekete, neler olup bittiğine, tarihsel ve kültürel makam coğrafyasına ve dünyaya bakmak zorundadır. Anadolu merkezli coğrafyada sürdürülen makam uygulamaları ve tarihsel nazari birikimin, diğer kültürler açısından benzersiz bir değerde olduğu biliniyor. Özellikle nazariye alanındaki tarihsel birikim, makam uygulamasını yaygın şekilde sürdüren diğer kültürlerle mukayese edildiğinde, çok önemli ve incelikli kaynaklara sahip olduğu görülüyor. Bugün makam, mugam, maqam, mukam, makom, şeşmakom, vb. adlar altında sürdürülen makam müziği uygulamalarının neredeyse tamamı, Anadolu merkezli coğrafyada geliştirilen incelikli makam nazariyesiyle mükemmel şekilde açıklanabilecek repertuarlara sahiptir. Ancak bu kapsayıcı açıklamanın günümüz Arel teorisiyle sağlanamayacağı açıkça görülmeli ve kabul edilmelidir. Türkiye, makam nazariyesi alanındaki tarihsel birikiminden, “acilen” yararlanmak zorundadır. Arel teorisini makam alanında yapılmış “en mükemmel teori” olarak algılama hatasından vazgeçilmelidir. Bu teori, açıkça halüsinatif bir teoridir. Arel, ya yanlış görmüştür; ya da görmek istediği gibi görmüş ve göstermiştir! Yanlış anlama ve değerlendirmelerle dolu bu teori, halk müziği alanına dair “anlamlı” hiçbir araştırma ve inceleme içermemesi sebebiyle zaten büyük bir eksikliğe sahiptir. Üstelik tarihsel kaynakları da doğru anlama ve yorumlama noktasında çok önemli yetersizlikler içindedir. Makam teorisini, tonal teoriden aldığı ve üzerinde hiç düşünmediği terim ve fonksiyonlarla donatan bu teori, aslında makam kültürüne verebileceği en büyük zararı vermiştir. Makamların agaz seslerini “dominant”, kararlarını “tonik” zannetmiş; kısa yoldan makamları tonal ses dizilerine dönüştürmeye çalışmıştır. İşin içine biraz tarih de katmak için safiyüddin teorisinden “işine gelen” dörtlü ve beşlileri almış; Batı’nın Do Majör tonalitesini, Çargah makamı adıyla makam nazariyesine “temel” almıştır. Memleket içinde tarihsel kaynaklarla “derin” uzlaşmazlığı bir yana, halk müziği repertuarıyla da bağdaşmayan bu “Avrupalılaşma özentisi” yamalı bohçadan, başta zihin dünyamız olmak üzere tüm bir eğitim ve icra alanının “kurtarılması” gerekir. O “imtiyazlı” kişilerin “çarpılmış algıları”yla önceden baktıkları tüm hususlara, geniş ve kapsayıcı bir ufukla ve derinlemesine, “yeniden” bakmak zorundayız.

Böylesi kapsayıcı bir araştırma, elbette makam coğrafyası içindeki diğer bilgi ve uygulama kaynaklarının da göz önünde bulundurulmasını ve “ka’le alınmasını” gerektirmektedir. Ama ilk “hareket”, mevcut “illet”ten kurtulup, silkinmek; taze, anlamaya dayalı ve “formüle etmeden/dönüştürmeden” ziyade anlamak için çabalayan bir yaklaşımla, makam konusunu sil baştan ele almak gerekmektedir.

Belki bu radikal adımla birlikte, bugüne dek kendimizi görmek için baktığımız aynanın bir “lunapark aynası” olduğunu –muhtemelen derin bir şaşkınlık, hayal kırıklığı ve üzüntüyle– fark etmiş olabileceğiz…

_____________________________________

Yrd.Doç.Dr. Okan Murat Öztürk - Başkent Üniversitesi Öğr.Üyesi, Sanatçı

 

 
İletişim E-Posta: - Telefon:
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz

Mehmet Dal()
Hocam süper.... “Halkların değil coğrafyanın“ müziği... Bu kadar zenginken fakir olmayı çok güzel anlatmışsınız... İşte bir mühendis kafası... Teşekkürler....
Gönderilen Tarih - 11 Mayıs 2015 Pazartesi (22:18)  

Diğer Yazıları

Türkiye’de, Alanında “İlk ve Tek” Olacak “Müzik Üniversitesi” Fikri, Nasıl Oldu da “İkinci” Güzel Sanatlar Üniversitesi Haline Getirildi?
Türkiye’de Mûsikî Alanında Yeni Bir Ütopya Gerçekleştirmek İçin Tespit ve Öneriler…
Türk Musikisi’nin “Bütünlüğü”; Öyle mi?..
"Eski Havalar"a dair…
Kedi-Ciğer Meselesi -1-
“Medeniyet Musikileri” Ölür mü?
Türk Musikisinin Devamı Olmak: Bir İddianın Düşündürdükleri…
Düşünsel “tek-yönlülük“ - “tek-boyutluluk”...
Bilmek mi zor, yapmak mı zor?..
Makam Kültürü ve Türkiye -2-
Makam Kültürü ve Türkiye - 1
Diğer Yazarlar

Seyyal Saraç “Piyano Çalıyorum”kitabı üzerine…
“Üzeyir Hacıbeyli“ yâdıma düştü bugün...
İçimden geldi, yazmak istedim…
Koro sendromu…
Arif Sağ 2018 Röportajından seçmeler…
Transistörlü radyodan internet radyosuna ve sonrası…
Yeni bir yayın: Müzikoloji ve “Evliya Çelebi’de Çalgılar“ …
Zeki Müren’in, Şekip Memduh Bey’in "Gönlümle oturdum da" şarkısını okuyuşu üzerine...
Günün Sözü
"İstanbul sokaklarında entellektüleller de krolaştı..."
(Ayhan Sarı)

Yazarlar 
Röportajlar
Fırat Kutluk “Müzik ve Politika” 20 yıl sonra yeniden…
Ayhan Sarı: Müzik ve Politika’yı 20 yıl sonra yeniden yayımlama fikri nereden çıktı? Fırat Kutluk: Açıkcası hiç aklımda yoktu. ...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,23ms