Bugün - 26 Mayıs 2019 Pazar
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 24°°C
Yazar Detayları

Veyis Yeğin

Veyis Yeğin - El sanatları neden değerlidir?..

El sanatları neden değerlidir?..
Yazı Tarihi: 15 Şubat 2019 Cuma

En genel biçimiyle sanat; maddi görüngülerin insan zihninde soyutlanıp duygu, düşünce ve hayal gücü ile yorumlanarak yaratıcılığa dönüşen şey vb. şekillerde tanımlanır. Sanatın ne olup olmadığı konusunda en sık ve en hararetli tartışmalar tanımlamalara gidildiğinde yapılmaktadır. Sanat kesinlikle anlaşılabilir bir olgudur; doğruluğu, rolü-etkisi denenip gözlemlenebilir ancak onu anlamak için ille de tanımlamak gerekmez. Tanımlama, tanımlanacak olana don biçmektir, bir tür kalıplama eylemidir ki gün gelir kalıplanan şey o kılıfın ya da donun içine sığmayacak hale gelebilir. Tanımlamaları yapanların da çok iyi bildiği bir konudur bu aslında. O nedenle sanat tanımlamaları, en genele gidilerek, bütün sanat tarihi göz önünde tutularak ve geleceğin habercisi olabilecek tüm olanakların sınırları sonuna kadar zorlanarak en ussal biçimde yapılmaya çalışılır. Kimi yazar veya düşünür bunu birkaç tümceyle yapar, kimi de çağlar ötesine geçebilmek arzusuyla biçtiği donun kumaşını biraz bol tutar.

Tolstoy’a göre sanat, “insanın yaşamış olduğu duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra, bu duyguyu başkalarının da hissetmesini sağlamak amacıyla hareket, renk, çizgi, ses ya da sözcüklerle ifade etmek ihtiyacından doğmuştur”. Tolstoy, sanatın ya da dilin binlerce yıllık geçmişine hiç değinmeden, zamanına uygun düşen güncel bir tanımlama yaparak gerçekte kendi öz yaşamını özetlemiştir. Çünkü gezegenimizde yazın sanatçısının hissettiklerini başkalarına da hissettirme rolünü Tolstoy gibi başarabilen çok az sayıda yazar vardır. Ancak bu büyük edebiyat devi (Stefan Zweig’a göre), kendi ülkesinin politik geleceği konularındaki fikirlerine en yakınındakileri bile inandıramamıştı. Sanatın tarihinde pek çok kuramın kurgulandığını görürüz. Bu kurguların en kıdemlisine Platon ve Aristoteles’in güzellik felsefesinde rastlarız; “mimesis” (Fr. L’art mimétique, Osm. Taklidi sanat), Orhan Hançerlioğlu bunu öykünmeci sanat anlayışı şeklinde açıklar. Platon’un güzellik felsefesinde öykünmenin yadsınması gerekir yani öykünmenin öykünmesi, sanata dair her şey ideanın bir öykünmesidir. Aristo ise sanatı gerçeğin öykünmesi şeklinde açıklar, “sanat eğitir, eğlendirir, arıtır”.

 Hegel, “sanatı insan usunun ürünü olarak doğanın taklidi şeklinde açıklar ancak sanattaki güzelliğin, doğadaki güzellikten üstün olduğunu” ileri sürmüştür.  Benedetto Croce de sanatı benzer biçimde tanımlayarak, “sezginin ve anlatımın birliği” olarak özetler, sanatı “bireysel ve teorik bir etkinlik” olarak temellendirirken, insan usuna vurgu yapar. O da tıpkı Hegel gibi doğanın sanatçının yorumu ile daha da güzelleşebileceğini ileri sürmüştür. Marx, sanatı insan ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir sonucu olarak yorumlar. Ona göre sanat, “yaşamı insanileştiren bir olgudur ve çok yönlü araştırıcı, yaratıcı tümel insana ulaşma çabası içerisinde gelişebilirken toplumsal bir nitelik de taşıması gerekir”. Amerikalı Thomas Munro ise duyusal bilginin bilimi olarak adlandırılan Baumgarten’in estetiğini dayanak yaparak sanatı, “doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla iç gerilimler (dürtüler) yaratma yeteneğidir” şeklinde özetler. Kant ise tepkisel bir yaklaşımla “sanatın kendi dışında bir amacı yoktur, onun amacı kendisidir ve onu da ancak dehâlar yaratır” der.

Platon, ilk defa sanatı felsefe alanına çekerek, idea temeli üzerinde kurgulamıştır. Böylece mağara insanlarının, kaba değer yargılarıyla binlerce yılda bezeyerek geliştirdiği zanaat temelli sanat anlayışı, Platon’la birlikte elite olup idealist bir forma kavuşmuş, kabuk değiştirmiştir. Platon ve onun okulundan yetişen Aristoteles’in geliştirdiği bu sanat anlayışı 18.yüzyıla kadar hüküm sürmüştür. Bazı yazarlar, bu anlayışı Rousseau’nun geliştirdiği L’art expressif (ifadeci) anlayışının yıktığını yazmışlardır. Gerçekte Rousseau, bu geleneksel sürece,  asıl olan güzel değil, duygusal coşkudur, ona öykünmek değil, onu anlatabilmek önemlidir diyerek biraz romantizm sosu ekmiştir. Bu coşkucu fantezistlerin sonuncusu da Nietzsche’nin hocası Schopenhauer dır. Schopenhauer, geleneksel sanat anlayışına formatif (biçimci) anlayışla yaklaşmıştır. Bu geleneksel tanımcıların anlattıklarına göre sanat, idea temelli yani mutlak ruhdan bağımsız olamayan ve tümel iradenin ürünüdür. Zamanımızda da sanatı benzer biçimde, “bilinçaltı duygu ve düşüncelerin ürünü” olarak gören birçok akımın türediğini söyleyen Orhan Hançerlioğlu bu anlayışlara şiddetle kaşı çıkar. Ona göre bu kurgular yanlış ve bilim dışıdır. “Çünkü sanat, nesnel gerçekliğin insan bilincinde estetiksel imgeler halinde yansımasıdır. Hiçbir doğaüstü gücün etkisiyle olmuş olmadığı gibi bir takım ne idüğü belirsiz duygu ve düşüncelerin de ürünü değildir. Çünkü insansal etkinlikle (üretim süreciyle) belirlenmiştir. Bundan ötürü de nesnel içeriğinden asla ayrılamaz. Kaldı ki içerik ve biçim bağımlı ulamlardır ve birbirlerinden ayrılamazlar.” Sanat eğitimcisi Grant Pooke ise “artık bir şeyi yalnızca aldığı biçim veya kullandığı ortam temelinde sanat olarak nitelemek zorlaşmıştır, bir zamanlar sanatı tanımlamak daha kolaydı” demektedir.

“İnsan ne zaman insan oldu” sorusuna verilebilecek en tatminkâr cevap öyle sanıyoruz ki “çalışmaya başladığı zaman” olmalıdır. Bu nedenledir ki sanat-sanat tarihi alanında yazanlar, sanatın başlangıcını insanın tarihi ile eş tutarlar. “İnsanın çalışmaya başlaması”, parçası olduğu, kendisini de kuşatan dünyadan sıyrılma, ona hükmetme, onu değiştirme yolundaki ilk bilinçli ve en önemli eylemidir. Sanatın gücünü “büyü” kavramıyla edebi bir dille kuvvetlendiren Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği adlı çalışmasında “insan ta başından beri büyücüdür” der. Devamında görüşlerini şu biçimde özetler, “insan doğalı değiştirerek ona üstünlük sağlar. Çalışma doğalın değişmesidir. Doğa üzerinde büyü gücünü kullanmayı da tasarlar insan. Büyü yolu ile nesneleri değiştirmeyi, onlara yeni biçimler vermeyi kurar. Gerçekte çalışma neyse, insan kafasındaki bu tasarlama da odur.” Sanatın başlangıcına dair yazan sanat tarihçileri, “çalışmayı”, insanlaşmanın ve insan kültürünün başlatıcı eylemi olarak görür ve insan bu eylemlerini çeşitli araçlar kullanarak elleriyle yapar.

Fischer, insanın çalışması konusunda ellerin rolüne her fırsatta vurgu yapar. Fischer de bu vurgu biraz abartıya varmaktadır ki sonunda Aziz Thomas Aquinas’ın (1225-1274)“ Habet homo rationem et manum” (insanın eli ve aklı vardır) sözleriyle elin özel önemine vurgu yaptığını yazarak, Aquinas’ın da aynı görüşleri savunduğunu iddia etmiştir. Sonra da bu sözleri dayanak yaparak, “elin insan aklını ve bilincini özgürlüğe kavuşturduğunu” yazarak el unsurunu bir kez daha öne çıkartmıştır. İnsanın çalışmasına ellerin, gözlerin, gövde dahil diğer tüm organların katkısı konusunda gerek ilk çağ, gerekse zamanımız düşünürleri yeterince durmuşlardır. Bu düşünürlerin arasına kör kadercilik olan stoik düşünceyi eleştirdi diye kilisenin en has azizi Aquinas’ı da ekleme çabası bilimsel düşünceye ne kadar uygun düşer, ona ne katkı sağlar(?). Aquinas stoik düşünceye karşı çıksa da zamanının skolâstik eğitiminin en ateşli taraftarıdır. Thomas Aquinas’a göre organik dünya önce derecelendirilir, en alt seviyede cansız görüngüler vardır. Onun üstünde botanik dünya, daha yukarıda insan dışındaki tüm canlılar ve en üst seviyede insan vardır. Ona göre insanın kendini tanıyabilmesi için kendi dışındaki şeyleri bilmesi gerekir ve insan usu iki güçten oluşmaktadır, bedenin biçimlendiricisi ruh ve insani arzularının belirleyici gücü irade. Aquinas, her ne kadar insanı en üst seviyeye alsa da teoloji ve melekler söz konusu olduğunda insan aklı tamamen fukara ve naçar kalır.

Marx, Kapitalde Benjamin Franklin’den “insan araç yapan hayvandır”  alıntısını yaparak, “iş araçları yapıp kullanmak, başlangıçta birtakım başka hayvan türlerinde rastlansa bile, daha çok insanın çalışma özelliğinin bir parçasıdır” der. Gordon Childe (1892-1957) Araçların Hikâyesinde, “Avrupa’da Neandertal mamut avcıları tarafından temsil edilen orta paleolitik toplumlar, her biri daha sınırlı bir kullanım aralığına göre uzmanlaşmış, birkaç farklı şekle sahip standartlaştırılmış aletler üretmeyi öğrenmişlerdi. İnsan araç yapıp kullanmasını doğuştan bir içgüdü ile bilmez, bunu deneylerle deneyip yanılmalarla öğrenmek zorundadır….Taş aletlerin üretiminde daha ileri görüş ve beceri, kemik, boynuz, fildişi gibi yeni malzemeler üzerinde ustalık ve daha geniş çeşitlilikte özel aletler, en az 25 bin yıl önce başlayan üst paleolitik fazı ayırt eder” (The Story of Tools, 1944).   

20. Yüz yılda Arkeoloji ve Sanat Tarihi alanlarında en çok başvurulan kaynak kişi olan Gordon Childe’nin ortaya koyduğu belge ve bilgilere dayanarak “el Sanatları’nın’’ tarih başlangıcının, hiçbir kuşkuya yer vermeden günümüzden en az 40 bin yıl öncesine dayandığı anlaşılmaktadır ki; bunu en az 30 bin yıl daha eskiye götürmek olanaklı görünmektedir. Doğaldır ki bu anlayışın oluşmasını biraz da 1860 yılında tesadüfen bulunan ilk mağara resimlerine borçluyuz. Bu resimler o kadar mükemmellerdi ki bunların 35-40-50 bin yıl öncesine ait olduklarına arkeologların inanmaları bile 20 yıldan fazla zaman geçtikten sonra bilimin ispatıyla mümkün olabilmişti. Bunlar zanaat ya da sanattaki soyut imgelerin etkilerine dair insan inancının veya değer yargılarının bilindik en eski örnekleriydi. Bunlar hiç kuşkusuz dekoratif amaçlarla değil, sayısız zanaat ya da sanat yapıtı gibi döneminin inançlarına uygun olarak yapılımışlardı. İmgelerin rolüne gelince, önemli olan onlara bakanların beğeni ve güzellik anlayışları değil, bunların onlara bakanlar üzerinde beklenen etkiyi yapıp yapmadığıdır; sanattaki büyü denen şey de budur zaten. İlkel sanatın temelini inançlar oluşturur, kendine özgü bir geleneği ve gelişim düzeni vardır. Gombrich, ilkel sanat derken şunu hiç akıldan çıkarmamalıyız der, “buradaki ilkel sıfatı, o sanatçıların kendi görevlerine ilişkin bilgilerin ilkelliği anlamına gelmiyor. Tam tersine. Birçok ilkel kabileler oymacılıkta, sepet örmede, deri sepilemede ve hatta maden işlemede gerçekten akla durgunluk verecek bir beceriye ulaşmıştır”. Büyük Picasso’nun, ilkel mağara resimlerini uzun uzun inceledikten sonra “12 bin yıldır yeni hiçbir şey öğrenememişiz” dediği söylenir.

Sanat deyince ülkemiz genç kuşakları arasında hoş ama çok zor yapılan, girift ve anlaşılması da bir o kadar zor olan şeyler olarak algılanmaktadır. Sanatın tarihi ve evrimine kronolojik bir yaklaşımla bakmadığımız sürece sık sık kafa karışıklığına neden olabiliriz. Bugünkü bilinen anlamıyla bilim ve sanat, eski Yunan Uygarlığında (M.Ö.400’lü yıllarda) oluşmaya başlamıştır. M.Ö. 30 bin yıl önce yaşamış mağara insanlarının; bir gün gelip de kendilerine ressam, yaptıklarına da sanat deneceği herhalde akıllarının ucundan bile geçmemiştir. Eski Yunan’da heykelciler, ressamlar hatta ozan ve düşünürler sıradan alt tabaka insanları idi. Yaptıkları işe rağmen bugün kullanıldığı anlamıyla bu insanlar, sanatçı ve aydın kabul edilmez ve yine bugünün kullanıldığı anlamı ile tam olarak avam amele topluluğu olarak görülürlerdi. Bu çağda sanatçılar; dükkânlarında iş bekleyen, yaşamlarını devam ettirebilmek için kan-ter içinde el ve beden gücüyle çalışan sıradan emekçilerdi. Sanatçıların, güçlerinin farkına varmaları ancak halk arasında itibar görmelerinden sonra olabilmiştir ki bu da yüz yıllık bir süreçten sonra gerçekleşebilmiştir. Başlangıçta anıtsal tapınakların inşa ve donanımında gelişen zanaatçılık mesleği giderek talim terbiyenin yapıldığı ekollerin oluşmasına neden olmuş, kullanılan farklı teknik ve yapım gelenekleri ise üslupların doğmasını sağlamıştır. Mimariyle iç içe ve paralel biçimde gelişen heykelcilik ve ressamlık uğraşları, ekol ve üslupların çarpıştırılıp kıyaslanmasıyla oluşan rekabetçi ortam, sanatçıları daha güçlü dürtülerle üretmeye itmiştir. İşte bu sürecin doğal sonucudur ki güzel sanatlar denildiğinde resim-heykel-mimari anlaşılır.

Eski Yunanda yaşanan bu yapılanma, tam başlangıcını bilmediğimiz sanatın tarihinde en az 65 bin yıllık bu uzun dönemin kapandığını ve yeni bir dönemin başladığını müjdeleyen önemli bir eşiktir. Birçok sanat tarihçisi bu periyodu güzelliğin ya da sanatın özgürleşmesi şeklinde değerlendirmektedir. Peki sanat neden Sümer, Eski Mısır yada dünyanın başka bir yerinde değil de Eski Yunan’da özgürlüğüne kavuşmuştur(?). Eski Yunan sanatçıları her ne kadar alt tabakadan sayılıp, hor görülse de (Gombrich, sanatın öyküsünde bunun nedenini şu biçimde açıklıyor) “yine de, kent yaşamında yüklendikleri görev, bir Mısır veya Asurlu zanaatçınınkine göre çok üstündü. Çünkü Yunan merkezlerinin büyük bölümü, özellikle de Atina, demokrasi ile yönetiliyordu. Bu demokrasilerde, bu sıradan işçilerin, hali vakti yerinde züppelerin aşağıladığı bu emekçilerin de, belirli sınırlar içinde yönetime katılma hakları vardı…. Yunan sanatı, Atina demokrasisinin en yüksek döneminde gelişiminin doruğuna ulaştı. Eski yazarların anlattıklarından, zamanın en kudretli kralı Perikles, sanatçılara kendisiyle eş kimseler olarak davranıyordu”.

Bu uzun sürecin kısacık özetinde zanaatın, sanatın prototipi olarak geliştiğini görüyoruz. Bu sürecin ta en başında us ve el becerisi hep vardı ancak bilim ve teknolojinin oldukça yavaş seyreden evrimi, sanat devirlerinin oldukça uzun sürmesine engel olamıyordu. Bu nedenledir ki sanatın erken devirlerinin motor gücü daima inançlar ve kendi mecrasında geliştirdiği gelenekler olmuştur. Buna karşın şurası hiç gözden kaçırılmamalıdır ki kendinden önceki devrin yerini alan anlayışların periyodik ömürleri daima kendinden öncekinden daha da kısa sürmüştür. Bunun nedeni bilim ve teknolojinin her an sürekli gelişerek insan yaşamını ve değer yargılarını giderek daha hızlı biçimde etkilemesi ve değiştirmesidir. Bu etkileşim engel olunamaz, durdurulamaz bir süreçtir, sanat bu bakımdan nesnel temeller üzerinde gelişen bir olgudur. Bilimi de, sanatı da geliştiren insan usu olduğuna göre sanat, ussal beceri yönüyle de özel ve özel olduğu kadar da öznel bir olgudur. Vasat sanatçılar, bu süreci gelenekleri kapsamında devam ettirirler, dehâlar ise çağ atlatırlar, bir devri kapatırken, yeni bir süreci de başlatabilirler. “Sanatın ve sanatçının toplumda belirli rol ve görevleri vardır” şeklinde yaklaşımlar çeşitli ideolojik önyargılardan başka bir şey değildir. Bundan dolayı Kant, sanatın biricik amacı vardır o da kendisidir der, başka bir deyişle ondan kim ne anlıyorsa odur.

Sanat ve prototipi zanaat arasındaki farklar nelerdir(?). Bıçkın bilim çevrelerimiz zanaatı ailelerin boş zamanlarında, ufak da olsa bir yan gelir elde etmek için uğraştıkları “iş”lermiş gibi tarif ederler ve bu “iş”ler artık ham maddeleri değerlendirmek için yapılırmış(!). Zanaat, insanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren, el ve araçlarla yapılan iş (TDK, Sözlük). Öyle sanıyoruz ki zanaatın asıl çekiciliği onu üreten nitelikli emek gücü ve yüksek kullanım değerinden ileri gelir. Kimileri, “içinde gösteri olan her şey sanattır” der. Bu durumda sanat ve zanaat arasındaki sınırlar tamamen ortadan kalkar.  Sanat ve zanaat arasında kimi zaman ince kimi zaman da kalın ve net sınırlar çıkar ortaya. Bazen de bu sınırlar silinerek belirginliğini kaybedebilir. Yani zanaatçı, ürettikleriyle sanatçının sınırlarına girebilir, birçok sanatçıdan fazla da iltifat alabilir. Bunun kime ne zararı olabilir ki (?). Bu sınır kaymaları zaman zaman sanat ve zanaat arasında anlam-kavram kargaşasına neden olabilir. Bu durum, bizim sözde bilim çevrelerinde, bilim ve sanat adamlarımıza bıçkın bir hareket ve faaliyet alanı sağlar. Örneğin; Geleneksel Türk sanatları-bilim çevrelerimiz, halk sanatlarımızın binlerce yıllık geçmişini hiç dikkate almazken onun tarihçesini Ankara Etnografya Müzesinin tarihçesine hapsetmişlerdir. Bilimsel sistematiğini oluşturacağız diye de bu sanatları bin bir başlık altında toplamaya çalışmışlardır. Büyük başlıklar; Halk Zanaatları, Geleneksel Türk El Sanatları, Köy sanatları, Küçük sanatlar, (saray çevresinde) Saray Sanatları, Kapsadığı Konulara Göre El Sanatları, Hammaddelerine Göre El Sanatları, Çarşı El Sanatları, Turistik El Sanatları, Tekstil El Sanatları vs. Bu ana başlıkların altında bir sürü şube el sanatları başlık ve özel tarifleri vs… Köklü ve donanımlı bir eğitim geçmişine sahip olmayan, zıpçıktı bilim adamlarımız, el sanatlarımızın sistematiğini oluşturuncaya kadar, bazı sanat ya da zanaatlarımız tarihin derinliklerinde kaybolmaya başlamıştır bile.

Bir de sanat çevrelerimiz var; çeşitli yazarlar, radyo-tv program yapımcıları, eğitim ve kültür bakanlığı bürokratları vs. Bunlar, ne eşsiz, ne hârikulade el sanatlarımız var; “tüh tüh, ne yazık ki hak ettikleri ilgiyi göremiyorlar, yok oluyorlar vah vah” diyerek ortalıkta dolaşır, yazarçizer, programlar yaparlar. Aslında bunlara sanat çevresi değil de tühtühcü-vahvahcı korosu demek daha yerinde olur. Bu tühtühcü-vahvahcı koronun galeyanı ile zaman zaman, bürokrat çevrelerde, el sanatlarımızın kurtuluş planları yapılır ve uygulamaya konulur. İsmail Öztürk, Geleneksel Türk El Sanatlarına Giriş adlı çalışmasında, “dağınık biçimde birbirinden kopuk olarak çalıştıklarını yazdığı, el sanatları alanında uğraş veren kamu kuruluşlarını şöyle sıralamıştır” ; Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, El Sanatları Şube Müdürlüğü ve Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığında El Sanatları Daire Başkanlığı ve Tarımsal Araştırma Genel Müdürlüğü-El Sanatları Araştırma Müdürlüğü, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Adalet ve Eğitim Bakanlıkları bünyelerindeki Müdürlükler vs….

Devletin, geleneksel el sanatlarımızı yaşatma ve destekleme planları aynen işinden atılan meşhur bekçi hikâyesine benzer. Mâlumunuz, bir devlet kurumunu korumak üzere 500 lira maaşla bir bekçi işe başlatılır. Bekçiye talimatları iletmek ve planlama işleri için 750 lira maaşla 3 kişi işe alınır. Peki, bunlar işlerini layıkıyla yapıyorlar mıydı, bunların denetlenmeleri gerekir, derken 1000 lira maaşla iki müfettiş işe başlatılır. Bunların maaş ve mesai ücretlerini hesaplamak için de bir mali müşavir ve muhasebeci 2000 ve 1500 lira maaşla işe başlatılır. Peki, bu kadar personelin başıboş mu kalacak, 5000 lira maaşla bir müdür, 3000 lira maaşla iki de müdür yardımcısı atanır. Bir süre sonra ekonomik kriz çıkar ve masrafların kısılıp tasarrufa gidilmesi gerekir, derken önlem olarak bekçi işten çıkartılır, korunacak kurum da kaderine terk edilir. İşte bizim devletimiz sahip olduğu tüm kültür varlıklarını hep aynı anlayışla koruyup yaşatmaya çalışmıştır. Müzik gibi el sanatlarımız da aynı mantıkla desteklenerek, emirnamelerle yönetilmeye çalışılmıştır. Bu devlet destekleme geleneği, o unsurları kendi doğal mecrasından, kendi öz dinamiklerinden kopartarak belki de vakti gelmeden, statik fosillere dönüşme sürecine sokmuştur.

El sanatlarını değerli kılan şey nedir ya da neydi? Bilim ve teknolojinin sürekli artan bir devinimle gelişerek sanatın ve zanaatların motor gücünü oluşturduğuna vurgu yapmıştık. Ekonominin arz-talep ilişkileri içerisinde, makinelerle üretilemeyecek kadar hassas bilgi, birikim ve beceri gerektiren işlerin üretilmesinde el işçiliği önemlidir, bunlara talep olduğu sürece de el sanatları değerlidir. Başka bir söylemle, makine teknolojisi, insan yeteneği ve ustalığıyla ortaya çıkartılan sanat ya da kalite seviyesine ulaşamadığı sürece el sanatları özeldir, değerlidir. Peki, günümüzde bilim-teknoloji düzeyi ne durumdadır(?). Özellikle son 30-40 yıl içerisinde makine teknolojisi, baş döndürücü bir hız ve gelişme düzeyiyle el becerisini kat ve kat aşmıştır. Yakın geçmişte makinelerle yapılması hayal bile edilemeyen binlerce, onbinlerce obje, elde yapılanından çok daha kaliteli ve kısa zamanda üretilebilmektedir. Buna karşın,  “makinelerle yapılan işlerde ruh yok” gibi iddialar ileri sürmek, teknolojiye karşı zavallı muhalif görüşleri savunurken, onlara sadece biraz edebiyat sosu serpiştirmekten başka bir işe yaramaz.

Sanat ve zanaatların yükselişi nasıl doğal, nesnel bir süreçse düşüşe geçip, yok olmaları da aynı doğal nesnel sürecin nihayetidir. İşte bu doğal süreci kavrayamayan muhafazakâr bürokratlarımız tühtüh-vahvah nidaları eşliğinde derhal kendilerine görevler çıkartırlar. Bu nâdide ve güzide el sanatlarımızın araştırılması, korunması ve geliştirilmesi gerekir(!). Kısa sürede planlar, projeler havada uçuşur, bir an önce sonuca gitme hayal ve heyecanı ile Genel Müdürlükler, Müdürlükler kurulur. Diğer yandan atanan genel müdür ve müdürlerin, koruyup-kurtaracakları el sanatları alanlarında hiçbir uzmanlıklarının olmaması da sır değildir. Yakından bakıldığında ne yazık ki bu yapılanmaların el sanatlarını geliştirmek şöyle dursun, sağlanan bu müthiş olanakların birer arpalığa dönüştüğü görülür. Bu noktada elbette ki bürokratlarla bir alıp-veremediğimiz yoktur, eleştirdiğimiz klişeleşmiş ancak el sanatlarının gerçeklerine uymayan sistemdir. Sistem, hülâsa kurumlar yaratarak buralara, el sanatlarının erbaplarını değil, hariçten gazel okuyan yüzlerce “sanat sevicisi” kadroyu yerleştirip, sanatçıyı değil onları destekliyor ki buna destekliyor dan çok besliyor demek daha doğru olacaktır. Bu kurumları oluşturmak ve inatla yaşatmak yerine, ayrılan bütçelerin belki de onda biri, el sanatlarını gerçek anlamda destekler, geliştirir, uçurur. El sanatlarının erbapları olan ve genellikle aile işletmeleri şeklinde örgütlenmiş bu birimlerin modernleştirilmesi, el sanatlarımızın ihtiyaç duyduğu gerçek destek noktasını oluşturur. İşte burnumuzun dibindeki el sanatlarımızın gerçeği budur.

Doğa ve toplumun hareket yasalarının ortaya koyduğu gibi sanat ve onun prototipi zanaatlar ihtiyaçlardan ve isteklerden doğmuştur. Merkezi otorite bunları yasaklayıp yok etmeye çalışsa bile sanatçılar bundan elbette ki etkilenir ancak mutlaka bir yol bulup çalışmalarını sürdürürler. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Onları üretme nedenleri yani ihtiyaç ve istekler ortadan kalkarsa bu defa da onları sürdürmeye güç yetmez.  Zanaat ve sanatın nesnel süreci dediğimiz, değişme ve gelişmelerin serüvenini yaratan güç, bilim ve teknolojinin hiç bitmek tükenmek bilmeyen dinamizmidir. Ve aslında yakından bakıldığında, kendi mecrasında sıkışıp da gelişmesini daha üst seviyeye çıkartamayan sanat dalları birer ikişer ortadan kaybolur, bunu yarattığı teknolojik güçle bilim yapar. Başka bir söylemle sanatlar teknolojiyi kullandığı ölçüde gelişimini sürdürür, ayak uyduramadığı andan itibaren de üretkenlikte sıkışır, gelenekçi yapıya bürünür ve giderek yok olmaya yüz tutarlar. Sanatın binlerce yıllık tarihinde, objektif bir bakış açısıyla gezindiğimizde bu görüşün hiç haksız çıkmadığını görürüz.

Sanat alanındaki modern çağ denen moda akımı nasıl ki temsile dayalı öykünmeci ya da yansıtmacı klasik anlayışı yıktıysa postmodernci moda akımı da tek odaklı mutlakıyetçiliğin tasarımcı doğrularını topa tutarak, sanatın kavramsal ve düşünsel bir üretim süreci olduğunu ortaya koymuş ve modernizmin yadsınmasını sağlamıştır. Günümüzde teknoloji, yaşamın ayrılmaz bağımlı ulamı haline gelmiştir. Somut düşünsel temelli el becerisi ise hıza dayalı bu güncel yaşam formları içerisinde ağır işleyen hantal öğelere dönüşmüştür. Sanat bir bakıma büyük para ve belirleyici güç sahibi odakların, kolleksiyonerlerin ve galericilerin hegemonyasından çıkarak belki de gerçek anlamda özgürleşmiştir. Sanatçı, özenle aydınlatılmış loş ve pahalı galerilerde ancak bedelini ödenerek sergilenebileceği tematik öğelerini artık çok kısa sürede, direk ve neredeyse bedelsiz biçimde milyonlarca kişiye ulaştırabilecek durumdadır. Varmış gibi olan ancak gerçekte olmayan yani hızla sanal ortama çekilen sanatın tematik etkilerine bakacak olursak, sanatın eski devirlerindeki gibi çağlar ötesine geçmesi şöyle dursun (ki artık böyle bir derdi olmadığı gibi) bu etkiler gün hatta saatler düzeyine inmiştir. Rıdvan Coşkun, Teknolojik Olanaklarla Değişen Sanat Alanı adlı çalışmasında gelinen noktada toplumsal hafızaların da silinebileceğine vurgu vaparak görüşlerini şu biçimde açıklar. “Büyük uygarlıklar, kültürel değerlerini ve düşünsel imgelerini zamana meydan okuyan bir anlayışta yaparak günümüze ulaştırmışlardır. Günümüz sanat anlayışının böyle bir hedefi olmadığı gibi artık vur kaç teknikleri ile ilişkili sıradan imgelerin yüceltilmesi, tıpkı bir kuyruklu yıldız gibi ortaya çıkıp, yok olup gitmesi ve bıraktığı etkinin de dijital bellek kayıtlarında depolanarak dolaşıma girmesi üzerine kurulu bir sanat ortamı yaratmıştır.” Sanat akımlarının devir süreçlerinin alabildiğine kısalmasına rağmen bilim ve yarattığı teknolojinin yakın gelecekte insanlığı ve onun değer yargılarını nereye taşıyacağını bu günden detaylandırmak çok da olanaklı görünmemektedir. Gerçi teknolojinin olanaklarından yararlanmanın asıl hedef olmadığını, bunun sanatsal üretimde sadece bir araç olduğunu savunanların sayısı az değildir. Ancak baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojinin olanakları nereye kadar kullanılmalı, nereden sonra kullanılmamalıdır(?), buna kim, nasıl sınır koyabilir ki üstelik sanat alanında özgürlük kavramının çılgınca çekiciliği ortadayken.  

Geçmiş devirlerde zanaat ve sanat arasında yaşanan sınır kaymaları günümüzde sanat ve teknoloji alanında yaşanmaktadır. Teknosanat kavramı, bundan ötürü doğmuştur. Şunun altını kesin olarak çizebiliriz ki artık sanatta somut zaman mekan algısı yani klasik fiziksel perspektif ve fotoğrafik anlayış devrini tamamlamak üzeredir. İletişim alanında neon, let derken 3D görüntüsüyle başlayan süreç, simülasyon, hologram yanıbaşında siber âlem ve nano teknoloji, Işıma ve foton teknolojisi alışılagelmiş doğal retinal bakış alışkanlıklarını kesin olarak değiştirmiştir. Bu teknoloji deryasında seyrüsefer halindeki amirâl gemilerine kaptanlık eden genç bilim adamları, internetsiz bir dünyayı hiç yaşamadı ve bilmiyorlar zaten.  Bu yeni bakış açısına ille de bir ad vurmak gerekir mi bilmiyoruz ancak yakın gelecekte sanatın tarihini yazacak olanlar, durulan süreç içerisinde buna mutlaka uygun bir don biçeceklerdir. Zanaatın ve çeşitli el sanatlarının ortadan kalkış süreç ve nedenlerine baktıktan sonra, hala “sanatın sonsuza kadar yaşayacağını” ileri sürmek, duygusal ve edebi bir çoşkuyla takınılmış ancak mantık sınırlarını bulandıran bir tavır olacaktır. İstek ve ihtiyaçların ortadan kalkmasıyla bir gün sanatın da ortadan kalkabileceğini söylemek için kahin olmaya gerek yoktur. Çünkü, bugün hâla uzun eğitim süreçlerinden sonra ancak sanatçıların yapabilecekleri şeylermiş gibi görünen bazı imgesel temaların üretimi, gelişen teknoloji ile sıradan insanların da kurgulayabilecekleri objelere dönüşebilmektedir.   

 
İletişim E-Posta: - Telefon:
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu yazıya hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Yazıları

Çalgı Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..
El sanatları neden değerlidir?..
Sedef ve sedefkârlık üzerine…
Diğer Yazarlar

Beste türkülere bir yenisi daha eklendi: “Zeytinyağlı yiyemem, basma da fistan giyemem aman“…
Nâyi Mustafa Kevserî'den "Ney Açma" dersleri…
Çalgı Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..
Climax: Foucault ve müzik perspektifinde bir analiz…
"HERŞEY GÜZEL OLACAK'' mı?..
Koro sendromu…
Musıcal Relationshıps Between Italy and Turkey Through Turkish Eyes…
Müzikoloji sefinesi ya da gemisi…
Günün Sözü
Çağdaşlık, Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdirmek değildir...
(Oktay Sinanoğlu)

Yazarlar 
Röportajlar
Etnomüzikoloji Dergisi’nin 2. sayısının yayını üzerine Fırat Kutluk ile röportaj...
Ayhan Sarı: Dergiden önce Etnomüzikoloji Derneği’nin kuruluş öyküsüyle başlayalım mı? Fırat Kutluk: Etnomüzikoloji Derneği ...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,31ms