Bugün - 26 Mayıs 2019 Pazar
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 24°°C
Yazar Detayları

Veyis Yeğin

Veyis Yeğin -  Çalgı  Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..

Çalgı Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..
Yazı Tarihi: 23 Nisan 2019 Salı

Müze (Yun. Muse), esin perisi, şiir tanrıçası. Felsefe ve etimoloji alanında ise akıl yürütme, derin ve yaratıcı düşünme/düşünce anlamlarında kullanıla gelmiştir. Eski Yunan ve Romalılarda bilim, felsefe tartışmalarının yapıldığı yerlerdir. Zamanımızdan yaklaşık 2500 yıl önce musallara (ilham perilerine) adanarak yapılan mouseion tapınakları, zamanla bilim ve felsefe eğitimlerinin yapıldığı bilim tapınaklarına dönüşmüşlerdir. Zamanın bu bilim merkezleri sahip oldukları ve giderek zenginleştirdikleri arşivleriyle bir çeşit kütüphaneye benziyorlardı. Bu nedenle olsa gerek tarihteki ilk müze, I. Ptolemaeus (MÖ.323-289) tarafından kurulduğu söylenen İskenderiye Kütüphanesi olarak anılır.

Sözcük, konuşma dilinden düşmüşken, 15. yüzyılda Floransa’nın sanat ve mimari kentine dönüşmesine öncülük eden ünlü Medici ailesine ait kolleksiyonların sergi ve betimlemeleri nedeniyle yeniden kullanım diline girmiştir. Aynı yüzyılın sonlarına doğru, tarihe tanıklık eden eserler kültür mirası olarak görülmüş, bunların toplanıp saklanması, korunup arşivlenmesi fikri giderek çekici hale gelmiştir. Toplanan bu kültür zenginliklerinin sergilenip gösterilmesi, bugün bilinen anlamıyla müzelerin oluşmasını sağlamıştır. Oxford’da Ashmolean Müzesi(1683), ilk düzenli örnek olarak halka açılmıştır. Ülkeler açısından zenginlik, saygınlık ve gelişmişlik göstergesi olarak görülen çeşitli müzeler, 30-40 yıl içerisinde başta Orta Avrupa olmak üzere, bütün dünyada ard ardına açılmışlardır. Mete Sezin/A.Karaman, Müze Yönetimi ve Pazarlaması adlı çalışmalarında 2000 yılı başlarında ABD’de 17500, Almanya’da 6500, İtalya’da 3790, İngiltere’de 2500, İspanya’da 1343, Fransa’da 1207 müze bulunduğunu belirtmekteler. Ülkemizde de 1846 yılında bir çeşit askeri nitelikli ancak halka açık olmayan ilk müze, Sultan Abdülmecit zamanında,  Mareşal Fethi Ahmet Paşa tarafından, Topkapı Sarayının 1. avlusundaki Aya Irini’de oluşturulmuştur.

Müzelerin başlangıçta temel görevleri, açıldığı alanda kolleksiyonlar oluşturmak, onları koruyup, sergilrmek şeklinde anlaşılıyordu. 19. Yüzyılda hızla serpilip gelişmesine rağmen, bu statik anlayış kısa zamanda müzeciliğin sıkışarak, donuk, hantal ve halktan kopuk birer kurum haline dönüşmesine neden olmuştur. Çok geçmeden bu durağan süreç sorgulanarak, müzelerin görevleri ve toplumda görmesi gereken işlevleri yeniden belirlenmiştir. Günümüzde müzelerin çalışma konularına bütün insanlık kültürü dâhil olduğu gibi, müzeler artık hem birer sanat galerisi hem de bilim, keşif ve araştırma merkezleri gibi çalışmaktadır. Kolleksiyonlar toplayıp, onları korumak ve sergilemek artık müzelerin geleneksel görevleri olarak kabul edilmektedir. P.Woodhead-G.Starsfield, Müze Çalışmalarında Temel Rehber Bilgi Kaynakları Adlı çalışmalarında, “müze uygulamaları araştırmaya dayandırılmalı, araştırma konuları çalışma alanlarından seçilmeli, müzeler kuram oluşturmalı, evrensel bilgiye ulaşmalıdır” diyerek çağdaş müze kavramı üzerine yeni bir bakış açısı getirmişlerdir. Bu yazarlar, müze çalışmalarının iki bacaklı bir temel üzerinde yürümesi gerektiğini savunurlar. Birincisi; “geleneksel yapı yani müzelerin toplayıcı, korumacı ve sergileyici yapısı”. İkincisi; “çağdaş ve hayati önemdeki toplumsal işlevi yani eğitim ve yorumlama görevi”.

Müzecilik alanında saygın bir eğitimci olan E.Hooper Greenhill, müzelerin geleneksel yapılarının sık sık sorgulanarak, göncellenmesi gerektiğine her fırsatta vurgu yaparak, “nesnelerin neden ve hangi amaçlarla toplandığı daima gözönünde bulundurulmalıdır” der. Greenhill’e göre “bilginin biriktirilmesinden ziyade bilme süreci (eğitsel rol) daha önemlidir”. Yani “keşfedici anlama ve öğrenme becerileri, olguların tekrarlanmasından çok daha önemlidir. Müze görevlileri de bildiklerini aktaran değil, öğrenmeyi kolaylaştıran kişiler olmalıdır”. Müzeler, 2,5 milenyum kadar önce oluşmaya başlamış ve günümüze dek şeklen büyük değişimler geçirmiş olsalar da toplumda gördüğü işlevler bakımından ve Greenhill’in bakış açısından yaklaşıldığında fazla bir değişime uğradığını söyleyemeyiz. Bu görüşü, antik çağdaki İskenderiye kütüphanesinin toplum içindeki oynadığı role bakarak da doğrulayabiliriz.

Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM), 2007 yılında müze tanımını değiştirerek, yeni tanımını şu biçimde yapmıştır; “Toplum ve gelişiminin hizmetinde, kamuya açık, eğitim, çalışma ve haz amacıyla insanlığın ve etrafındakilerin somut ve soyut mirasını toplayan, muhafaza eden, araştıran, ileten ve sergileyen, kâr amacı gütmeyen kalıcı kuruluştur”. ICOM’un Daha önceki tanımları da bundan çok farklı değildir ancak son tanımında araştırma ve eğitim amaçları özellikle öne çıkartılmıştır.  Peki ülkemizde müzeler ve müzecilik anlayışı ne durumdadır. Kültür Bakanlığımızın 1989 tarihli yönetmeliğinde, eğitim ve araştırma konuları bu kadar öne çıkarılmasa da, müze tanımı hemen hemen aynı biçimde yapılmıştır. Mehmet Önder, Türkiye Müzeleri(1995) adlı çalışmasında, ülkemizde 192 arkeoloji ve etnografya müzesi, müze anıt ve müze ev bulunduğunu yazmaktadır.  TÜİK’in 2016 yılına ilişkin kültürel miras istatistiklerine göre ülkemizde müze sayısı 417’ye ulaşmıştır. Yakın geçmişe baktığımızda, her yıl ortalama 10-11 yeni müzenin açıldığını ancak son yıllarda bu artış hızının %2 civarına düştüğü anlaşılmaktadır. Bu da son 3 yılda 25 yeni müze açıldığı yada açılacağı anlamına gelmektedir ki bir de müze gibi çalışan ancak resmi olarak müze statüsüne geçmeyen kuruluşları düşünecek olursak, 2020 yılına girerken ülkemizde tahminen 500 civarında müze  olacaktır. Bu müzelerden, ne kadarının geleneksel kabuklarını kırarak, birer araştırma-uygulama ve kültür merkezi gibi çalıştığını söyleyebiliriz(?). Başka bir söylemle, gerçekte en önemli var oluş nedenleri olması gereken ülkenin geç kuşaklarının eğitimi ve yetişmesinde hangilerinin aktif rol oynadığını söyleyebiliriz(?).

Müzecilik ve müze türleri üzerine bir çok çalışma yapan Bekir Onur, “itiraf edeyim ki müzecilikle ilgili bir düzineye yakın kitap yayımlamama karşın, müze gezmeyi pek sevmem, buna karşılık müzenin mutfağını, arka plânını delicesine merak ederim” demektedir.  Onur Hoca, Çağdaş Müze Eğitim ve Gelişim adlı çalışmasında ülkemizdeki müze çalışmaları hakkında maddeler halinde şu tespitlerini yapmaktadır.

-Türkiye’de müzelerin durumunu inceleyen raporlar yoktur. Ayyuka çıkan hırsızlık olaylarını inceleyen raporlar, müze raporları değildir. [Bırakın müzecilik raporlarını, ülkemizde belli başlı müzeler dışında hemen hiç birinin guide’leri (basılı müze tanıtım belgeleri) bile yoktur.]

- Türkiye’de müzelerin ziyaretçi araştırmaları yoktur. Oysa ziyaretçi araştırmaları çağdaş müzeciliğin olmazsa olmazlarıdır. Ziyaretçi araştırması, bilet koçanı üzerinden ziyaretçi sayısı saptamak değildir.

- Türkiye’de müzelerde yaşam boyu öğrenme, aileyle öğrenme, çocukların öğrenmesi konusunda araştırmalar hiç yapılmamıştır.

- Türkiye’de müzeler genellikle birbininden kopuktur, ne ortak sergileri ne de birlikte araştırmaları vardır.

- Bir ülkede proje çokluğu (yada azlığı) önemli bir gelişmişlik düzeyi göstergesidir. Müzecilerin, psikolog, sosyolog, antropolog, tarihci, eğitim bilimci, halk bilimci gibi uzmanlarla ortak çalışmalar yapması, projeler yürütmesi çağdaş bir zorunluluktur.

- Türkiye’de müzelerin ulusal ve uluslararası örgütlerle ilişkileri yok gibidir.

- Türkiye’de müzeler genellikle toplumdan kopuktur, kendi içine dönüktür, ziyaretçilerin ayağına gelmesini bekler, ziyaretçi için hiç bir özel çabası yoktur.

- Türkiye’de özel kişi ya da kuruluşların müze açma girişimi başarıyla sürmektedir ama devletin onlara destek verdiği hiç duyulmadı.

- Bakanlık arkeoloji ve etnografya müzeciliği ile sınırlı kalmış, kolleksiyon sergilemekten öteye geçememiştir.

- Müzeler hem kendilerini geliştirmekle hem de yörelerini canlandırmakla yükümlüdür. Müzelerin 21. yüzyılda üstleneceği görevler hakkında rapor hazırlamayan ülke kalmadı, bizim dışımızda.

Bu kısa değerlendirmeden sonra gelelim asıl konumuza. Yirmibeş yıldır çalışılmasına rağmen neden hâlâ çalgılarımızın çağdaş, yaşayan, canlı bir müzesi yoktur(?). Ülkemizde çalgı müzesi fikri yeni olmamasına karşın, müze çalışmaları her nedense Müzik Müzesi çatısı altında plânlanmış ve 1994 yılında kuruluş çalışmaları başlatılmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdinde yapılan bu çalışmaları, Okan Murat Öztürk’ün, Oğuz Elbaş ile yaptığı röportajından öğreniyoruz (sazadair.com). O. Elbaş’ın, Öztürk’e aktardığına göre, Ertuğrul Bayraktar, Yalçın Tura, İ. Lütfü Erol çekirdek bir komisyon olarak 1994 yılında Müzik Müzesi yolculuğuna çıkmışlar. Bakanlık, bu projeyi 1998 yılında resmen kamu oyuna duyurmuş. Bu çalışmaların devamında, fiziki anlamda tanımlanmış, kendine özgü bir mekan oluşuncaya dek, elde bulunan materyalleri, en azından sanal ortamda bir araya getiren ve Kültür Bakanlığı WEB sayfasında da yer alan “Sanal Müzik Müzesi” gerçekleştirilmiş. 2001 Yılında 10 kişilik bir ekip, 30 bin km yol katetmiş, 15 megapiksel kapasiteli 6000 civarında materyal toplamış ve nihayetinde Bakanlar Kurulu’nun 15.08.2006/10830 tarih/sayılı kararıyla İstanbul Müzik Müzesi sanal(!) olarak kurulmuş. Derken 2009 yılında bir seferberlik daha başlatılmış, bu defa kuruluş kadrosuna Bakanlık danışmanı sıfatıyla Oğuz Elbaş da katılmış ancak müzik müzemiz bir türlü sanallıktan kurtarılamamış. (Sanal; gerçekte yeri olmayan, gerçekte var olmayan ancak zihinde tasarlanan. TDK, sözlük). Yani kıssadan hisse, dağ fare doğurmuş, bir başka deyişle Türk işi çağdaş müze nihayet kurulmuş.

Müzik Müzesi’nin medyadaki yansımalarına da kısaca göz atalım:

Şemsinur Bektaş (2001), “Müzik Müzesi Nerede Kaldı” başlıklı haber röportajında, müzik müzesi’nin yürütme kurulu üyelerini sayarak, Yalçın Tura’nın yıllardır aktardığı ve artık klişeleşen sözlerini bir kez daha özetleyerek, müze hakkında yine her şeyin sürüncemede kaldığını yazıyor. Yalçın Hoca, yıllardır Bakanlıktan bir türlü çıkmayan kararlar nedeniyle duyduğu üzüntü ve endişelerini dile getirerek, Adnan Ötügen’in bir dolaba 3 kitap koyarak, “işte milli kütüphanenin temelini attık” dediğini hatırlatıyor ve bir yerden başlamak gerektiğine vurgu yapıyordu. Ancak yakınan Hocamızın ta en başından beri hep Müzik Müzesi’nin kurucu yürütme kurulu üyesi olduğu yaygın olarak bilinmektedir(!).

Aslıhan Aydın (Mart2003), “Türkiye’nin Çalgılarını Başka Ülkeler Sahipleniyor” adlı haber yazısına göre, çalgılarımızın dünyanın dört bir yanındaki müzelerde, Türk müziğine ait oldukları belirtilmeden sergilenmesi, Kültür Bakanlığımızı harekete geçirmiş. Bakanlığımız, sekiz yıl önce başlattığı ancak bir türlü kurulamayan Müzik Müzesi projesini yeniden gündeme almış. 1999 Yılında dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından, Yıldız Sarayında açılması kesinleştirilen Müzik Müzesi o tarihten bu yana hâlâ proje olarak bekletiliyormuş. Aynı yazıda Almanya da 30, İngilterede 40 müzik müzesi olduğu belirtiliyor. Dağ, Yıldız Sarayında yeni bir fare doğurmuş, kimsenin haberi bile olmamış.

Bahtiyar Küçük (Nisan 2007), “Bu Müzeden Nameler Yükselecek” başlıklı yazısı şöyle başlıyor, “Musıki geçmişi hayli zengin olmasına rağmen bu görkemli mirası bir arada tutamayan ülkemiz, nihayet ilk müzik müzesine kavuşuyor”. Yazının yanıbaşında 21x13cm ihtişamlı bir taş binanın (Burak Soysal’a ait) fotoğrafı yer alıyor. Fotoğraf, Üsküdar sahilindeki tarihi tekel taş binasına ait idi. Bina, tekelin kullandığı ancak artık kullanımdan kalkmış olan cihazlar, makina ve envayi çeşit tarihi alet-edavatla dolu, zaten doğal bir tekel müzesi durumundaydı. Bahtiyar Küçük’e göre, Müzik Müzesi projesinde son noktaya gelinmiş, tüm alt yapı hazırlıkları tamamlanmış, fotoğraftaki tarihi tekel binasının Kültür Bakanlığına devri yapılmış, dünyanın en büyük müzik müzeleri hep incelenmiş, Maliye Bakanlığımız da projeye 2 milyon YTL aktarmış, müze haziran sonunda kapılarını ziyarete açıyormuş (filan!). Yazının devamında müzenin yürüteceği faaliyetler, vizyonu, misyonu, alışılagelmiş klişe laflar vs. Hatta müze daha   açılmadan Viyana’dan davet bile almış. Viyana Üniversitesi, tüm dünyadaki Müzik Müzelerini bir konferansa davet etmiş, Türkiye de ilk kez böyle bir davet alıyormuş. Haziran ayında Müzik Müzesi olarak kapılarını halka açacak olan binayı biz, eylül sonunda ziyaret ettik, binanın giriş katlarının bir çok kısmına, su birikintisi yüzünden girmek bile mümkün değildi. Oldukça büyük bir bütçeyle henüz restorasyonu bitirilmiş binanın çatısı kevgirden farksızdı. Sonunda anladık ki bizim dağ, bu defa da tekel deposundaki farelere bir kardeş göndermiş.   

Aynı yılın haziran ayında Ali Pektaş, “Dünya Çaldı Bürüksel Topladı” başlıklı haber yazısında, Bahtiyar Küçük’ün haberinde geçen konuların bir özetini yaparak, nihayet mutlu sona gelindiğini, tekel binasının Müzik Müzesi olarak açılmak üzere olduğunu bir kez daha müjdeliyordu. Pektaş, yazısının büyük bölümünü ise gezip, hayran kaldığı MIM (Musical İnstruments Museum) ziyaretine ayırmıştı. Bu müzenin Bürüksel’de bulunan 85 müze içerisinde en saygınlarından biri olduğunu ve burayı gezmenin doyumsuz bir deneyim olduğunu anlatıyordu. MIM yöneticileri, guidelerinde alanında dünyanın en iyisi olduklarını yazmışlar. Pektaş ise bunu kişisel bir değerlendirme olarak nitelediğini ancak müzeyi gezmeye başladığında söz konusu iddianın çok da abartılmış olmadığını ve duyduğu hayranlığı oldukça güzel biçimde dile getiriyordu.

MIM gerçekten de hayran kalınacak ve alanında çok iyi düzenlenmiş kupon bir müzedir. Kupon diyorum çünkü müzenin teşhirdeki kolleksiyonu 1200 parça çalgıdan oluşmaktadır. Berlin çalgı müzesinin yalnızca yaylı çalgı envanteri 6000’in üzerindedir. Ancak MIM’in gerçek mucizesi onun  kurucusunun kimliğinde yatmaktadır. MIM, 1877 ylılnda Gençlere ve öğrencilere çalgıların tarihini, gelişimini ve yapımlarını öğretmek için Organolog Lutiye Victor Charles Mahillon(1841-1924) tarafından kurulmuştur. Müze, bugün araştırma-uygulama ve kültür merkezi gibi çalışmasının yanında, kurulduğu günden beri asıl hedefi olan öğrencilere başarıyı tattırmaktan hiç vaz geçmemiştir. “Öğrencilere başarıyı tattırmak” bu aynı zamanda çağdaş bilimsel eğitimin de şiirimsi bir tanımıdır.

Musa İğrek (şubat2010), “Aynalıkavak Kasrı Türk Müziği Merkezi Oluyor” başlıklı haber yazısında, III. Selim ile özdeşleşen bu kasrın müzik merkezi olacağını müjdeliyordu. Türk müziği merkezi fikri sıcaklığını hep koruyormuş ancak sık sık değişen yönetimler yüzünden fikir bir türlü hayata geçirilemiyormuş. İğrek, Kasrın müzik merkezine dönüşmesiyle yıllardır sürüncemede kalan Müzik Müzesinin de gerçekleşmesi için bir vesile olması temennisi ile yazısını bitiriyordu. Dağ, bu defa kendinden de bi:haber yeni bir farecik mi doğuruyordu(?).

Peki bizim dağ gibi kurumlarımız, nasıl oluyor da böylesine sağgörüsüz olabiliyorlar da doğura doğura fare doğuruyorlar. Bu ülkede doğru düzgün bir iş yapılabilmesi için neden işin başında illâki  devletin tepe noktası olması gerekiyor(?). Ülkemizde Müzik Müzesinin kuruluş öyküsü, gerçek anlamda bir başarısızlığın öyküsüdür. Bu tarihçe, “bir müze nasıl kurulamaz” ya da “dünyanın en kötü müze kurma çalışması nasıl yapılır” gibi soruların karşılığı olarak, Müzecilik Bölümlerinde iki saatlik ders konusu olamaktan öteye gidemez. Sanırız bu kötü, “müze kuramama” tarihçesi üzerinde uzun uzadiye durmak yerine, nedenlerini maddeler halinde saptamak daha yerinde olacaktır.

-Ülkemizde müzecilik bölümlerinin, eğitim sistemi içerisinde yer almasının tarihçesi oldukça yenidir. Üniversitelerimizde Müzecilik Bölümleri, 2007 yılından sonra kurulmaya başlamıştır. Bu nedenle alanda eğitim alarak iyi yetişmiş ve deneyimli kadrolarlar zaten yoktur.

-Çalgı Müzesi fikri ta en başından beri hep müzik adamlarına pas edilmiştir. Müzik adamlarımızın hiç biri de ne yazık ki “ben bu işin uzmanı değilim” deme olgunluğunu göstermemiş, aksine duyan, üstüne atlamış, rol kapmaya çalışmıştır. Türk insanının genel özelliğidir; her konuyu iyi bilmek gibi üstün meziyetleri doğuştan vardır zaten(!). Tam yeri gelmişken, kendi okulumuzdan bir örnek aktaralım. Bir süre önce, “üniversitemizi müzeler üniversitesi yapacağım” diyen bir rektörümüz vardı ve bir kaç müze de kurdurmuştu. Boşalan güzel bir binayı da Çalgı Müzesi yapmak istiyormuş. Okulumuzda konuyla ilgili bir dizi görüşme ve toplantı yapılmış. Görüşme ve toplantılara ses eğitimcisi, halk oyuncusu ve müzisyenler katılmış, fikirler beyan ederek görev beklemişler. Toplantılara katılanların hiç birisinin aklına, her nedense yanıbaşlarındaki Çalgı Yapım Bölümü gelmemiş, buradan da bir lutiyeyi davet etmeyi kimse düşünememiş(!). Alandan bir uzmanı da davet etmek yerine herkes her telden ayrı ayrı çalıp söyleyince, Rektörümüz de bakmış ki buradan bir halt çıkmayacak, vermiş geçmiş binayı başkalarına. Öyle sanıyoruz ki bu olup bitenler, haklı olarak bize, mesai arkadaşlarımıza, şu sözü söyleme hakkını vermektedir; “kendini bilen insan ne olduğunu değil, ne olmadığını bilendir”. Oysa dünyada, hem de ikiyüz sene önce kurulmuş MIM gibi bir örnek vardır. Yöneticilerinin yazdığı gibi MIM dünyanın en iyisi midir bilmiyoruz ancak yaşayan canlı ve harika bir Çalgı Müzesi örneğidir.

-Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde (Ziya Paşa). Bizde saha çalışması yapan hemen herkes yaptığı işi anlatırken, bilmem kaç bin km yol yaptığından, bilmem kaç bin belge topladığından dem vurarak başlıyor söze ya da raporuna. Söz konusu saha çalışmaları 19. Yüzyılda, eşek sırtında yapılıyorsa, evet hakkıdır övünmek kişinin, koşulları zor ve meşakkatli bir uğraştır derlemecilik. Ancak uçağa binilip de gidiliyorsa çalışmalara, milyon km yol gidilse, nereye kaç yazar, kim bununla niye övünür(?).

-Bakanlık nezdinde yürütülen çalışmalarda, müzenin gerekliliği konusundaki gerekçe yazılarına baktığımızda hep klişeleşmiş parlak ama içi doldurulamayan açılımlar görüyoruz. Bir de Bakan yada bürokratlarını kafalamak için beklenen gelirler kısmı hiç pas geçilmez. Bilet satışları ve yanında bilmem kaç kalemden oluşan gelirler sayılarak, elden geldiğince şişirilir ki “müzenin para harcayan değil de para kazanan bir kurum olacağı yönünde kanı oluşabilsin”. Şayet bir ülkede müze kurmak için önce Bakanı kafalamak gerekiyorsa, o müzeyi hiç kurmamak kesinlikle daha evladır. Diğer taraftan bilinmelidir ki müzenin getirdiği gelirler, götürdüğünün yanında devede kulak kalır. Ancak müzenin toplumda gördüğü işlevler, sağladığı yararlar asla para ile ölçülemeyecek kadar değerlidir.

-Çalgı Müzesi projesi Bakanlık nezdinde sürüncemede kalıp, ikide birde çıkmaza girince, ortalık bir şeyler yapmak isteyen meraklı amatör kolleksiyonerlere kaldı. Bu da ülkemizde bir “Çalgı Müzesi enflasyonu”na neden oldu”. Müze ayağa düştü dersek abartmış olmayız. Artık Çalgı Müzesi kurmak o kadar kolaylaştı ki sadece müzenin büyüklüğüne karar vermeniz yeterlidir. Koleksiyonun kaç parçadan oluşacağına karar verip, siparişinizi veriyorsunuz, müze (şipşak) 4-6 ay sonra ayağınıza geliyor(!?). Müzecilik binincimiz, müzelerin geleneksel yapısından öteye geçemediği için müzelerimiz de bina koridorlarında bile kurulur hale geldi. Hoş, teşhir yerleri saray yada kasır da olsa, çalgıları vitrinlere hapsetmek, yine de  müzecilik değildir.

-Çalgı Müzesi kolleksiyonları arasında güncel nesneler yer alabilir, önemli bir müzik adamına ait bir çalgıyı veya aktif çalışan ünlü bir lutiyenin imzasını taşıyan bir çalgıyı koleksiyon envanterine alabilirsiniz. Yine zamanın iyi örneklerinden oluşan profesyonel konser çalgılarını kolleksiyon olarak gruplayabilirsiniz. Çünkü bunların hepsinin farklı ve özel bir hikayesi vardır. Müze’de olmazsa olmaz antik veya etnografik nesneleri saymaya gerek bile duymuyoruz. Ancak bir yığın replikayı alıp, vitrinlere doldurmak müzecilik değil, olsa olsa müzeciliği zır cahiliyenin tepe noktasına oturtmaktır. Şüphesiz ki müzelerde replika yapılamaz diye kesin bir kural yoktur ve olmamalıdır. Replikalar, ancak araştırma ve eğitim uygulamaları söz konusu olduğunda yapılabilir. Hatta bu uygulamalar, çocuklarla, öğrencilerle, ilgili meraklı gruplarla özellikle yapılmalıdır. Oysa bizim müzelerimizde replikalar, orijinal nesneler gibi sipariş ediliyor ve sergileniyorlar.

-Çalgı Müzesi kurarken veya kolleksiyonlarını oluşturulurken, yetki müzik adamlarına, müzisyenlere ya da siyasi iktidarlara yakın duran kankalara değil, alanda ekspertiz yapabilen uzmanlara verilmeliydi. Sayılan diğer zevatın ise kendilerini göstermek için müzenin faaliyete geçmesini beklemeleri gerekirdi. Söz konusu müzisyen, allame-i cihan virtüozu olsa bile, bu onun çalgı müzesini de kurabileceği anlamına gelmez.

 -Hasbelkader biri etnografya, diğeri müzik olmak üzere iki müzenin çalgı departmanlarına bilabedel danışmanlık yaptık. Bu süreç içerisinde, buralara hiç olmazsa bir veya iki lutiye alınmasını ısrarla istememize ve aradan yıllar geçmesine rağmen buralarda hâlâ birer lutiye yoktur. Bırakın lutiyeyi, buralarda herhangi bir uzman da yoktur. Diğer taraftan bu müzemsi yerlere  çeşitli kişilerce iyi niyetli olarak bir takım çalgılar bağışlanıyor, hediye ediliyor. Bunları alıp envantere kaydetmek müze toplayıcılığı değil, tam bir cahil kurnazlığıdır. Müze kolleksiyonlarını geliştirmek, sayısal zenginlik sağlamak adına yapılan bu cahil kurnazlığıyla söz konusu müzemsi yerlerin sahip olduğu çalgı kolleksiyonlarının önemli bir bölümü bir çeşit çöplüğe dönmüştür. Bir çöpü alıp envantere kaydedip, ona demirbaş yani korunması gereken milli servet muamelesi yapsanız da o çöp, yine de sadece bir çöptür. Bu da gösteriyor ki yakın gelecekte buralarda sıkı bir eksper ayıklaması yani temizliği gerekecektir. Bir başka söylemle, bizim Türkişi çağdaş müze kurucuları(!) uzmanlara, uygulama ve plânlama faaliyetlerinde değil, bunların ayıklanıp temizlenmesinde iytiyaç duyulacaktır. Oysa çöplüğü temizlemenin en iyi yolu onu hiç oluşturmamaktır.

-Bir Çalgı Müzesinde iyi yetişmiş restorasyon yapabilecek uzman lutiyeler ve kuruluş amacına uygun iyi eğitimli çalışanlar varsa, o müzede müdürün kim olduğunun çok da önemi yoktur. Hoş, müdürün de uygun alanların birinden yetişmiş, gereken donanıma ve deneyime sahip olması…. (Gerçi böyle bir şeyi Türkiye’de hayal bile etmek mantığa aykırı olacağından tümceyi bitirmenin de gereği yoktur). Müze’nin daha kolleksiyonları oluşturulurken restoratörleri, lutiyeleri konuşlandırılmalıdır. Oysa bizim müzemsi yerlerde çalgılar tamamen vitrinlere hapsedilmiş, bir çok çalgı bozulmaya başlamış ancak bu kuruluşların hiç birinde ilaç namına olsun bir lutiye bulunmamaktadır. Söz gelimi; Aynalıkavak Kasrı, açıldığı günlerde burayı gezmiş ama hiç şaşırmamıştık(!). Kasır, konumu gereği gürültülü bir caddenin hemen altında olmasına rağmen dingin bir huzuru doğal olarak sağlıyordu. Kasır, Haliç’in güzel manzarası, tarihi ve daha bir çok özelliği ile harika ötesi bir bina. Bizi sorumlu olarak doktorasını yapmakta olan sıcak ve kibar bir Hanım karşıladı ve uğurladı. Kasrın çalgı kolleksiyonu 50-60 parçadan oluşuyordu, bunların yarısı da nefir idi ancak içlerinde çok değerli klasik akustik çalgılar da yer olıyordu. Bir restoratörü, lutiyesi veya çalgıdan anlayan çalışanı olmayan kasrın, çalgıları henüz sergilenmeye başlanmasına rağmen, inim inim inlemeye başlamıştı bile ancak bu feryadı anlayacak bir aklı selim yoktu burada. Kanun ve lavta üzerindeki sedef ve bağalar zeminlerinden ayrılmış, dönmeye başlamış, masif flatolar bile tutkallarını bırakmış, çalgılar hep bir telden “kaderin acı veren cilvesi” adlı senfoniyi çalıyor ancak bu dili bilene, duyana, anlayana aşk olsun. Çalgıları deniz kenarında, yazın nem seviyesinin hat safhaya ulaştığı buraya nakleden karar mercii her halde şöyle düşünmüş olmalıydı; “ey çalgılar siz, bizim elimizde nasıl olsa mahvolmaya mahvolacaksınız ama hiç olmazsa son günlerinizi bu harika yerde tamamlayınız”.

Sonuç olarak, 2006 yılında kurulan İstanbul Müzik Müzesi, 9 yıl sanal alemde hayalet olarak dolaşıp, 5-6 asil veya vekil müdürünü yedikten sonra, öğrendiğimize göre Gülhane Parkında, (onarımı devam eden) 1.000m2’lik bir binaya kavuşmuş. Müzenin son Müdürü H. Arça’nın aktardığına göre, 2015 yılında hâlâ müzenin bir kolleksiyonu yoktu. Bir an evvel müzenin ana temasının belirlenip, kolleksiyonlarının oluşturulması gerekiyordu. Bir grup müzikolog, etnomüzikolog, organolog, lutiye, arkeolog ve sanat tarihçi uzmanla yapılan görüşmeler sonucunda yol haritası ve tema belirlendi diyen Arça, bu temayı şu biçimde açıklıyor; Anadolu, Asya, Avrasya, Afro ve diğer dünya ülkelerinin müzik kültürleri ve çalgıları. Sayın Müdür, 20-25 kadar coğrafi alanda çalışmalar yapılarak, 500’e yakın eserin toplandığını,  artık Müzik Müzesi’nin sanallıktan kurtulduğuna vurgu yaparak, bina onarımının tamamlanmasından sonra teşhir ve tanzim çalışmalarının da hızla yapılacağını belirtmektedir. Haydi hayırlısı!..

 

 

 
İletişim E-Posta: - Telefon:
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu yazıya hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Yazıları

Çalgı Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..
El sanatları neden değerlidir?..
Sedef ve sedefkârlık üzerine…
Diğer Yazarlar

Beste türkülere bir yenisi daha eklendi: “Zeytinyağlı yiyemem, basma da fistan giyemem aman“…
Nâyi Mustafa Kevserî'den "Ney Açma" dersleri…
Çalgı Müzesi - Çalgılarımızın bir müzesi yok, ancak müzesinin enflasyonu çok!..
Climax: Foucault ve müzik perspektifinde bir analiz…
"HERŞEY GÜZEL OLACAK'' mı?..
Koro sendromu…
Musıcal Relationshıps Between Italy and Turkey Through Turkish Eyes…
Müzikoloji sefinesi ya da gemisi…
Günün Sözü
Kendine bak kendine. Özüne, sözüne, benliğine. İlgilenme kimseyle... Kim ne yemiş, giymiş? Bundan sana ne... Sen kendini besle. Bilgiyle, sevgiyle, şefkatle... Ancak o zaman ulaşırsın, insan olmanın erdemine...
(Can Yücel)

Yazarlar 
Röportajlar
Etnomüzikoloji Dergisi’nin 2. sayısının yayını üzerine Fırat Kutluk ile röportaj...
Ayhan Sarı: Dergiden önce Etnomüzikoloji Derneği’nin kuruluş öyküsüyle başlayalım mı? Fırat Kutluk: Etnomüzikoloji Derneği ...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,23ms