Bugün - 21 Eylül 2020 Pazartesi
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 27°°C
Haber Detayları

Bir emeklilik hikayesi… Tanburi Hakan Talu

İki sene önce Ağustos ayında TRT İstanbul Radyosundan emekli olmuştum, buyrun bir emeklilik hikayesi: "İhtiyaç fazlası Tanburi"...

YAŞANIM Haberi - 10 Ağustos 2020 Pazartesi - 00:03
İki sene önce Ağustos ayında TRT İstanbul Radyosundan emekli olmuştum, buyrun bir emeklilik hikayesi:
Resmi küçültmek için üzerini tıklayın...

Bütün gece yatakta bir sağa bir sola dönüp durmuş saat beş buçukta kalkıp traş olup giyinmiş ve cam kenarındaki koltuğa oturup yedinci kattan Londra sokaklarını seyrediyordum.

"Acaba uyanmış mıdır" diye düşünüp telefonu çevirdim.

Telefon daha bir defa çalmıştı ki, avizenin diğer ucundan alo sesi gelmişti.

Her gün olduğu gibi erkenden kalkmıştı.

Yarım saat sonra takım elbisesini giymiş, kravatını takmış Londra sabahlarının insanı ısıran soğuğundan korunmak için palto ve atkısına sarınmış Doğan Ergin ile beraber akşam Spencer House’da çalacağımız Ferahnâkaşiran ayininin üçüncü selâmını okuyarak Thames nehrinin kenarında yürüyorduk.

Ferahnâkaşiran Doğan Ergin’in bulduğu yani müzik lisanı ile terkip ettiği bir makamdı ve bu terkipten birer adet beste, ağır semai, yürük semai, Mevlevi ayini ve dört tane ilâhi bestelemişti.

Ayin’in başında 01 Aralık 1986’da yazdığı notu şöyle bitirmişti;

Ayrıca;
Bizleri her zaman yüksek ilgi ve yardımları ile destekleyen değerli büyüklerime ve yine bu makamla ilgilenmiş ve ilgilenecek olan bütün sanatçı arkadaşlarıma ithaf ediyorum.

Doğan Ergin’in yakın halkasında olanlar aslında bu sözlerin onun kendi hayatını anlattığını çok iyi bilirler.

Kibarlık, zarafet, ince düşünce, dostluk, kadirşinaslık, arkadaşlık ve güven duygusu.

Bunların hepsi yukarıdaki üç kısa paragrafta saklıdır.

1988’den vefat ettiği 1998 senesine kadar on yıl boyunca nerede ise her gün gördüğüm, beraber olduğum, sohbet ettiğim, yemek yediğim, radyoda saz çaldığım, konserler yaptığım Doğan Ergin bir gün çok ilginç bir söz söylemişti:

“Biliyor musun bu Radyo’dan hiç kimse memnun olarak emekli olmamıştır”.

O zamanlar Radyo’ya başlayalı iki sene olmuştu ve bu sözün manasını anlamamıştım hattâ bana biraz da tuhaf gelmişti, ama ilerleyen yıllar Doğan Ergin’in haklı olduğunu ortaya çıkartacaktı.

2018 yılı Temmuz ayı başında Bodrum’da deniz kıyısındaki bir lokantada öğlen yemeğimi yemiş, kahvemin gelmesini bekliyordum.

Telefonum çaldı.

Açtım ve hiç tanımadığım bir ses “emekli oluyor musunuz?” diye sordu.
Ne bir merhaba, ne bir kendisini tanıtma veya başka birşey, sadece soğuk bir soru “emekli oluyor musunuz?”.

“Siz kimsiniz” dediğimi hatırlıyorum.

Cevap ise şaşırtıcıydı; TRT bünyesinde bir emeklilik ofisi kuruldu oradan arıyorum, yeni bir “Kanun Hükmünde Kararname” yayınlandı siz artık ihtiyaç fazlası personelsiniz, emekli olmazsanız devlet personel havuzuna gideceksiniz, oradan da başka bir kuruma nakil olacaksınız.

Hiçbir şey söylemeden telefonu kapattım ve kendi kendime “şakadır herhalde” diye düşündüm. Ancak, aradan bir kaç saat geçmemişti ki, telefonum bir daha çaldı, bu sefer ses değişmişti ama soru aynıydı “emekli olacak mısınız”.

İki gün evvel Harbiye’deki İstanbul Radyosu binasında B Stüdyosu’nda solo bant yaparken, daha dün hazırlamış olduğum Müzik Sohbet programı TRT Nağme’de yayınlanmışken nereden çıkmıştı bu emeklilik işi, doğrusu şaşırmıştım.

Aslında son bir kaç yıldır radyo dışında müzikle ilgili olan meşguliyetlerim bayağı artmıştı.

Konserler, albümler, yurtiçi ve dışı seyahatler, öğrenciler derken hem kendime zaman ayıramadığım hem de TRT’nin benim radyoya başladığım yıllardaki müzik anlayışının değişmesi ile artık bu kurumda sanat yapamayacağımı anlamış ve emekliye ayrılmayı düşünmeye başlamıştım.

Ama bu iş böyle telefonla olmazdı ki.

32 senesini elinde notalar, mızrap ve tanbur ile Radyo stüdyolarında geçiren birisine veya benim gibi yıllarını TRT’ye verenlere bu ihtiyaç fazlası personel işi daha kibar bir şekilde söylenmeliydi.

Daire başkanı, müdür veya başka bir yetkili kişi toplantı yapmalı durumu anlatmalı herkeste ona göre bir yol haritası çizmeliydi.

“Neden bu kadar çekinmişlerdi”, anlamamıştım.

Bodrum dönüşü Radyo’ya gittiğimde beni aradıklarını, böyle bir telefon aldığımı anlattığımda sadece “evet bir KHK yayınlandı, emekli olsanız sizin için iyi olur” cevabını aldım ve o gün emeklilik dilekçemi verdim.

Doğan Ergin haklı çıkmıştı ben bile radyodan memnun olarak ayrılmamıştım.

Ben bile diyorum çünkü radyo benim için adeta müziğin Kâbe’siydi.

1980’li yıllarda, daha yirmili yaşlarımın başlarında Konservatuarda talebeyken her gün sabahtan akşama kadar dinlediğim radyoda “acaba bir gün bende tanbur çalabilecek miyim” diye düşünür, yolum düştüğünde Radyo’nun önünden geçerken bile heyecanlanırdım.

Bazen Radyo’ya nazariyat hocam rahmetli Özdal Orhon’u ziyarete gidip binanın girişindeki yedi basamaklı merdiveni çıkıp ana kapıdan içeriye adım attığımda yüksek duvarlar arasında saklı duran geçmiş zamanların kokusunu içime çekerdim.

O kokunun tarifini hiç bir zaman yapamadım ama kaynağını çok iyi biliyorum.

Yorgo Bacanos’un mızrabından, Cevdet Çağla’nın yayından, İzzettin Ökte’nin nağmelerinden, Selâhaddin Pınar’ın şarkılarından, Safiye Ayla ve Sabite Tur’un seslerinden, Nida Tüfekçi’nin sohbetinden yani artık bugün unutulmuş olan başka bir kültür dünyasının insanlarından gelen mis gibi bir koku.

Her zaman söylemişimdir, “kadere inanırım” ve yazılı olan ne ise o olur.
Eksik veya fazla değil, tam tamına yazıldığı kadar.

Önce konservatuarı ardından İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansımı bitirdim, İstanbul Radyosu yetişmiş Tanbur sanatçısı imtihanı açtı onu kazandım ve Harbiye’deki Radyo binasının stüdyolarında çalışmaya başladım. Korolar, sololar, saz eserleri, konserler, taksimler, hazırladığım programlar, konuşma metinleri, sohbetler, denetim görevi derken nerede ise hayatımın yarıdan fazlası radyoda geçti.

Güzel günlerim oldu ama o güzel günlerin yanında tatsız olaylar da yaşadım.

Meselâ Amerika’ya konsere gittiğim için bana, ses sanatçıları arkadaşlarım Serhat Sarpel, Aytaç Ergen ve Ankara Radyosu'ndan neyzen dostumuz Uğur Onuk’a soruşturma açıldı, hemde başbanlıktan müfettiş geldi.

Konya Mevlâna Müzesi eski müdürlerinden birinin oğlu bizi “rapor alıp Amerika’ya konser vermeye gittiler” diye başbakanlığa ihbar etmiş. Tabi aslında o zamanlar bu bahsettiğim çocuk küçük yaştaydı, belli ki birileri ona akıl verimişler. Bir de Serhat’ı da olaya katarak yanlışlık yapmışlar çünkü Serhat bu konserler olduğunda emekli olmuştu, komedi filmi gibi.

Müfettişe “senelik iznimle yurt dışına çıktığımı, III. Selim’in Suzidilâra makamındaki Mevlevi Ayini’ni icra etmek için Amerika’ya gittiğimi, ayinin güftesinin Mevlâna Celâleddin Rumi’nin Divan-ı Kebir’inden alındığını, ayininden önce Buhurizâde Mustafa Itri’nin dört asırlık Naat’ını seslendirdiğimiz, bizim derdimizin klâsik müziğimiz olduğunu, onu dünyanın bir ucunda tanıttığımızı” söyledim.

Yüzüme anlamsızca baktı.

Müfettiş için “III.Selim’in bu muhteşem eseri ile gazinolarda çalınan piyasa şarkısı veya iki bin kişilik konser salonu ile onuncu sınıf karanlık bir müzikhol aynı şeydi”, neticede konuyu anlayamadı ve ceza verdi.

“Aman yapma, etme, bu devlet bizi bedava okuttu, manevi borcumuz var, bu borcu IIII.Selim’i, Itri’yi, İsmail Dede’yi, Şeyh Galib’i, Fuzuli’yi, Zekâi Dede’yi, klâsik eserleri gençlere, üniversite öğrencilerine anlatarak ödeyebiliriz, biz ancak bunlardan anlarız, başka bir şey bilmeyiz, kendi kültürümüz, mirasımız” dedim ama nafile…

Bu arada şunu da yazmak isterim ki, o dönem bizi sadece İstanbul Radyosu Türk Müziği Şubesi müdür yardımcısı Ahmet Şahin korudu. Ankara ve İstanbul’daki yöneticiler bizi atmak için bayağı uğraştılar hatta soruştursun diye müfettişe beraber konsere gittiğimiz arkadaşların adreslerini verdiler ama başaramadılar.

Emeklilik dilekçemi verdiğim gün radyonun kapısından çıkarken aklıma Mesud Cemil Bey geldi.

Mesud Cemil Bey yaşadığı dönemde radyonun herşeyiydi. Tanbur ve viyolonsel sanatçısı, spikeri, programcısı, koro şefi, hocası, müdürü.
Kısacası vefat ettiği 1963 yılına kadar radyo demek Mesud Cemil Bey demekti.

Kendisi Radyo'nun ilk yıllarındaki çalışmaları için 1953 senesinde Altan İlkin’e şunları söylemişti; ”1922-23 yıllarında Almanya’da tahsilde iken bir takım adamların kuyruk olarak uzunca bir borudan bazı şeyler dinlediklerine şahit oldum. Ne olduğunu sordum radyo dediler. İlk defa radyo ile böyle tanıştım ve ilgilendim. Sonra zaman geçti, tahsilimi tamamlayıp memlekete gelince radyonun İstanbul’da kurulduğunu gördüm. Bir gün bestekâr Giriftzen Asım Bey’in oğlu Musa Süreyya Bey’le karşılaştım. Yeni kurulan radyonun müzik işleri ile meşgül oluyormuş. Beni radyoda çalmaya davet etti, böylece postahane üzerindeki stüdyoya ilk adımımı attım. İşte o gün bugündür stüdyodan çıkamadım ve bir günüm dahi mikrofondan ayrı geçmedi. Hele bir ara spiker Sadullah Evrenoz Bey ayrılınca tam on bir yıl Pazar, Bayram dahil tek spiker olarak çalıştım. Saat akşamüzeri beşte stüdyoya kapanır gece yarısı on ikide çıkardım. On bir yıl İstanbul’un saat beşten sonra nasıl olduğunu bilemedim”.

Ne kadar gariptir ki, on bir yıl boyunca İstanbul’un saat beşten sonra nasıl olduğunu bilemedim diyen Mesud Cemil Bey gün gelecek Yedi Tepeden Yankılar programında Baki Süha ile yaptığı bir konuşmada İstanbul’un en çok hangi semtlerini seversiniz sorusuna Kâtip Muslihiddin mahallesi ve o tipteki semtleri sevdiğini söylerken şu cevabı da verecekti;

“Paşam, işte hem pitoreski hem romantizmi ile bütün oraları öğledir. Ben de orda büyümüşüm, tesadüfen, fakat ondan dolayı değil, mutlaka romantik olduğundan dolayı değil. Sakin, sessiz, samimi, betonsuz, radyosuz olduğundan dolayı, yazık, şimdi galiba radyolar oralarda doldu ve o ahşap evlerin aralarından birbirlerini gayet kuvvetli alıyorlar”.

Mesud Bey’in neden radyosuz semtleri sevdiğini veya niçin radyo kelimesini üzerine basa basa özellikle bu cümle içinde kullandığını adeta isyan gibi olan bu ifadenin altında neler yattığını şimdi çok daha iyi anlamıştım.

Doğan Ergin ile vefatından bir kaç yıl önce İtalya’ya Milano konservatuarına konsere gitmiştik.

Seyircilere salona girmeden önce biraz kulakları aşina olsun diye teypten taksimler dinletiyorduk. Taksimleri Doğan ağabey bir kasete kayıt etmiş ve yanında getirmişti. Hüseyni Ney taksimi başladığında “ne güzel çalmışsın” diyenlere “ben değilim Aka’nın (Gündüz Kutbay) taksimi” cevabını vermiş ve hemen eklemişti, “bizimle beraber olsun istedim”.

Bu olay olduğunda Aka Gündüz’ün ölümünün üzerinden on beş sene geçmişti.

On beş yıl önce sırlanan bir dosta gösterilen muhabbet çok anlamlıydı.

Maalesef otuz iki yıl çalıştığım kurumdan böyle bir kadirşinaslık görmemiştim, sadece “emekli oluyor musunuz” diye soğuk bir soru sormuşlar ve kendi sorularına kendileri cevap vermişler "siz artık ihtiyaç fazlası personelsiniz" deyivermişlerdi...

 

Facebook'ta Paylaş
 
Anahtar Kelimeler:İki, sene, önce, Ağustos, ayında, TRT, İstanbul, Radyosundan, emekli, olmuştum, ,
Kaynak / Editör
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu habere hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer YAŞANIM Haberleri
Bir emeklilik hikayesi… Tanburi Hakan Talu
Türkiye’de covit-19 sürecinde müzisyenler ve müzik performansına etkileri… Orkun Zafer Özgelen
Yorgo Vapuridis : Türkiye'nin ilk taverna müzisyeni

Yorgo Vapuridis : Türkiye'nin ilk taverna müzisyeni
Tanburi Sadun Aksüt arşivini İTÜ TMDK'ya bağışladı…
Dr. İlhami Gökçen: Kanada'dan Türk müzikolojisine kitaplar, köşe yazıları...
Zeki Müren ve Club 14…
Kebab dumanı konser iptal ettirdi...
Diğer Başlıklar

Toplumun "Korkuluk Argümanı" ve “Halil Sezai olayı”… Gökmen Özmenteş
Akademik yağmacılıkta ibret tablosu…
Fırat Kutluk ile “Beethoven“ kitabı üzerine...
Deneysel covit19 bulaştırma konseri…
Rusya’da Bale Topluluğu’nda 50 sanatçıda covit 19 tesbit edildi…
“İstanbul Devlet Opera ve Balesi, aşıyı mı buldu? Ali Eyüboğlu
Feyzan Göher Vural - “Orta Asya ve Sibirya Türk Müziğinde Hayvan Üslubu” yayınlandı…
Bir emeklilik hikayesi… Tanburi Hakan Talu
“Kûçeksünbüle” makamını kim buldu?.. Recep Uslu
Cahit Öney’in ardından… Mehmet Nuri Yardım
Günün Sözü
Gelirin sadece maaşın olacaksa müzikoloji mesleğini seçme…
(Ayhan Sarı)

Yazarlar 
Röportajlar
Etnomüzikoloji Dergisi’nin 2. sayısının yayını üzerine Fırat Kutluk ile röportaj...
Ayhan Sarı: Dergiden önce Etnomüzikoloji Derneği’nin kuruluş öyküsüyle başlayalım mı? Fırat Kutluk: Etnomüzikoloji Derneği ...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,27ms